H i n t   S p i r i t ü a l   K ü l t ü r   v e   Y o g a   W E B   S i t e s i

      
 
   Ana sayfa
      
    Yoga Kültürü
 
   Vedalar ve Neo-Vedanta
    
    Avatar Şri Ramakrişna
  
    Swami Vivekananda
 
     Karma Yoga
  
     Jnana Yoga
  
     Bhakti Yoga
   
     Raja Yoga
   
     Pratik Vedanta
    
     Diğer Eserleri
          
    Kütüphane
  
    Resim Galerisi
  
    Linkler
 
 
   E-mail
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
   
 
   
  
  
 
 
       
      

 

         RAJA YOGA          

  

  

SWAMİ VİVEKANANDA

 

 

RAJA YOGA

      (Tercüme : Nimedita Sarasvati)

 

1          GİRİŞ

 

2          İLK ADIMLAR                                                      

 

3          PRANA

 

4          PSİŞİK PRANA

 

5          PSİŞİK PRANA’NIN KONTROLÜ

 

6          PRATYAHARA VE DHARANA     

                                                                     

7          DHİANA VE SAMADHİ                                   

 

8          KISACA RAJA YOGA

 

 

 

BÖLÜM 1

 

                     GİRİŞ

 

Bizim tüm bilgimiz deneyime dayanır. Dolaylı bilgi adını verdiğimiz ve daha az genel olandan daha çok genel olana veya genelden özele giderek ulaştığımız bilginin temeli deneyimdir. Pozitif bilim denilen şeyde insanlar kolayca bilgiyi bulur çünkü o her bir insanın kendi özel deneyimlerine hitap eder. Bilim adamı size herhangi bir şeye inanmanızı söylemez ancak onun elinde kendi deneyimlerinden gelen kesin sonuçlar vardır ve onları irdeleyerek bizden kendi ulaştığı sonuçlara inanmamızı istediğinde, o insanlığın birtakım evrensel deneyimlerine hitap eder. Her pozitif bilimde tüm insanlığa ait olan ortak bir temel vardır ve işte biz bu şekilde ulaşılan bu sonuçların doğruluğunu veya sahteliğini bir bakışta görebiliriz. Şimdi ise soru şudur; “Dinin böyle bir temeli var mıdır yok mudur?” Bu soruyu hem olumlu hem de olumsuz anlamda cevaplamam gerekecek.

 

Din, tüm dünyada genellikle düşünüldüğü şekliyle, inanca dayalıdır ve çoğu durumda sadece çeşitli teorileri içerir ve tüm dinlerin birbiri ile çatışıyor olmasının nedeni de budur. Ve yine bu teoriler de inanca dayalıdır. Birisi bulutların üstünde oturan ve oradan dünyayı yöneten yüce bir Varlık olduğunu söyler ve benden yalnız kendi iddiasına inanmamı ister. Aynı şekilde benim de başkalarından inanmalarını istediğim kendi fikirlerim vardır ve eğer onlar bir neden isterlerse, ben onlara bunu veremem. Dinin ve metafizik felsefenin bu günlerde kötü bir ünü olmasının nedeni işte budur. Her eğitimli insan şöyle diyebiliyor; “Bu dinler değerlendirilecek standardı bile olmayan teoriler yığınından ibarettir, her adam kendi fikirlerini öne sürüyor.” Bununla birlikte dinde, tüm farklı teorileri ve farklı ülkelerdeki farklı mezheplerdeki tüm çeşitli fikirleri yöneten bir evrensel inanç temeli vardır. Onların temeline gittiğimizde, onların da aslında evrensel deneyimlere dayandığını görürüz.

 

İlk olarak, eğer dünyanın tüm çeşitli dinlerini incelerseniz, onların iki sınıfa ayrıldıklarını görürsünüz; kitabı olanlar ve kitabı olmayanlar. Kitabı olan dinler en güçlüdür ve en fazla takipçi sayısına sahiptir. Kitabı olmayanların çoğu yok olup gitmiştir ve pek az olan yenilerinin ise çok az takipçisi vardır. Ancak her birinde tek bir fikir birliği olduğunu görürüz ve bu da öğrettikleri gerçeklerin bazı özel insanların deneyimlerinin sonuçları olduğudur. Hristiyanlar sizden kendi dinlerine, İsa’ya, O’nun Tanrı’nın enkarnesi olduğuna, bir Tanrı’ya, bir ruha ve o ruhun daha iyi olan bir haline inanmanızı isterler. Eğer ben ona bunun nedenini sorarsam, o bana kendisinin bunlara inandığını söyleyecektir. Fakat eğer Hristiyanlığın kaynağına giderseniz, onun deneyime dayandığını görürsünüz. İsa Tanrı’yı gördüğünü söyledi, havarileri Tanrı’yı hissettiklerini söylediler ve bu böylece devam etti. Benzer şekilde Buddizm de Budda’nın deneyimlerine dayanır. O birtakım gerçekleri deneyimledi, onları gördü, onlarla temas etti ve sonra onları dünyaya öğretti. Aynı şey Hintliler için de geçerlidir. Onların kitaplarında da, Rişiler veya ermişler olarak adlandırılan yazarlar bazı gerçekleri deneyimlediler ve sonra onları insanlara anlattılar.

 

Bu nedenle dünyanın tüm dinlerinin, tüm bilgimizin tek evrensel ve sağlam temeli olan direkt deneyim düzerine kurulmuş olduğu açıktır. O öğretmenlerin hepsi Tanrı’yı gördüler; onların hepsi kendi ruhlarını gördüler, onlar kendi geleceklerini gördüler, onlar kendi ebediliklerini gördüler ve ne gördülerse onu öğrettiler. Sadece şu farkla; bu dinlerin çoğunda, özellikle modern zamanlarda tuhaf bir iddia savunuluyor ve bu da bu deneyimlerin günümüzde mümkün olmadığı, bunların sadece o dinlerin ilk kurucusu olan birkaç adam için mümkün olduğu iddiasıdır. Şimdiki zamanda bu deneyimler artık demode olmuştur ve bu nedenle biz dini ancak inanca dayandırabiliriz. Ben bunu tamamen reddediyorum. Eğer bu dünyada herhangi bir bilgi dalında tek bir deneyim gerçekleşmiş ise bunu, o deneyimin önceden de milyonlarca kere mümkün olduğu ve sonsuza kadar da tekrarlanacağı izler. Aynılık, benzerlik, doğanın en kesin kanunudur; önceden olmuş olan şey her zaman olabilir.

 

Yoga biliminin öğretmenleri bu nedenle dinin sadece eski zamanların deneyimlerine dayalı olmadığını ve hiçbir insanın aynı algıyı deneyimlemediği sürece dindar olamayacağını söylerler. Yoga bize bu algıya nasıl ulaşacağımızı öğreten bilimdir. Din hakkında konuşmanın, insan onu hissetmediği sürece bir faydası yoktur. Tanrı adına yapılan o kadar çok savaş, kavga ve tartışma yok mudur? Tanrı adına herhangi başka bir nedene göre çok daha fazla kan dökülmüştür çünkü insanlar hiçbir zaman kaynağa gitmediler; onlar atalarının geleneklerini sadece akılla kabul etmekten memnun oldular ve diğerlerinin de aynısını yapmasını istediler. Bir insanın bir ruhu olduğunu söylemeye ne hakkı vardır eğer onu hissetmiyorsa veya Tanrı olduğunu söylemeye ne hakkı vardır eğer O’nu görmüyorsa? Eğer bir Tanrı varsa biz O’nu görmeliyiz, eğer bir ruh varsa biz onu algılamalıyız, aksi takdirde hiç inanmamak daha iyidir. İkiyüzlü olmaktansa açıksözlü bir ateist olmak daha iyidir. Modern görüşe göre, bir tarafta “eğitimli”ler; dinin, metafiziğin ve Yüce Varlığa dair tüm arayışların boşuna olduğunu söylerken, diğer tarafta “yarı-eğitimli”ler; tüm bunların bir temeli olmadığını, onların tek değerinin dünyaya iyilik yapmak için gereken güçlü itici güçleri ortaya çıkarması olduğunu söylerler. Eğer insanlar bir Tanrı’ya inanırlarsa onlar iyi ve ahlaklı hale gelirler ve böylece iyi vatandaşlar olurlar. Onları böyle görüşlere sahip oldukları için suçlayamayız zira bu insanların aldığı tüm öğreti arkasında bir dayanak olmayan saçma sapan laflara inanmaları gerektiğidir. Onlardan sadece laflara dayanarak yaşamaları isteniyor, peki onlar bunu yapabilirler mi? Eğer yapabilselerdi, benim insan doğasına en ufak bir saygım bile olamazdı. İnsan gerçeği ister, gerçeği kendisi deneyimlemek ister, onu kavradığında, idrak ettiğinde, kendi yüreğinin derinliklerinde hissettiğinde, işte ancak o zaman diyor Vedalar, tüm şüpheler kaybolur, tüm karanlık dağılır ve tüm çarpıklıklar düzelir. “Siz ölümsüzlüğün çocukları, hatta en yüksek sferde yaşayanlar bile; yol bulunmuştur, tüm bu karanlığın dışına çıkış vardır ve bu da tüm karanlıkların ötesinde olan O’nu idrak etmektir, başka yol yoktur.”

 

Raja Yoga bilimi, insanoğluna bu gerçeğe ulaşmanın pratik ve bilimsel metodunu sunar. Öncelikle, her bilimin kendi araştırma yöntemleri olmalıdır. Eğer siz astronom olmak istiyorsanız ve oturup; “Astronomi! Astronomi!” diye ağlıyorsanız, o asla size gelmeyecektir. Aynı şey kimya için de geçerlidir. Belirli bir yöntem izlenmelidir. Laboratuara gitmelisiniz, farklı maddeler almalısınız, onları karıştırıp birleştirmelisiniz, onlarla deney yapmalısınız ve bunun sonucunda kimya bilgisi doğacaktır. Eğer siz astronom olmak istiyorsanız, gözlemevine gitmelisiniz, bir teleskop almalısınız, yıldızları ve gezegenleri incelemelisiniz ve o zaman siz bir astronom olabilirsiniz. Her bilimin kendi metotları olmalıdır. Ben size binlerce vaaz verebilirim fakat onlar sizi dindar yapmayacaktır, ta ki siz metodu uygulayıncaya kadar. Bunlar tüm ülkelerin ve tüm çağların bilgelerinin, temiz ve fedakar insanların, dünyaya iyilik yapmaktan başka bir motivi olmayanların gerçekleridir. Onların hepsi de duyuların bize getirebileceğinden daha yüksek bazı gerçekler bulduklarını söylerler ve bizi doğrulamaya davet ederler. Metodu alıp dürüstçe uygulamamızı isterler ve sonra o yüksek gerçekleri bulamazsak ancak o zaman bu iddiada gerçeklik olmadığını söylemeye hakkımız vardır fakat bunu yapmadan önce onların iddialarındaki gerçeği reddetmemiz mantıklı olmayacaktır. Öyleyse biz inançla, verilen metotları kullanarak çalışmalıyız ve sonra ışık gelecektir.

 

Bilgi edinirken genellemelerden faydalanırız ve genellemeler de gözleme dayanır. Biz gerçekleri önce gözlemleriz, sonra genelleştiririz ve sonra ortaya sonuçlar veya prensipler çıkarırız. Aklın, insanın içsel doğasının, düşüncenin bilgisine, biz öncelikle onun içinde olan gerçekleri gözlemleme gücüne sahip oluncaya kadar asla sahip olunamaz. Dış dünyadaki gerçekleri gözlemlemek nispeten daha kolaydır çünkü bunun için pek çok enstrüman icat edilmiştir fakat içsel dünyada bize yardım edecek bir enstrüman yoktur. Ancak biz gerçek bir bilime ulaşmak için gözlemlemek zorunda olduğumuzu biliriz. Düzgün bir analiz olmadan herhangi bir bilim umutsuzdur- sadece teoriden ibarettir. Ve gözlemleme araçları bulan birkaç tanesinin dışında, tüm psikologların zamanın başlangıcından beri kendi aralarında tartışıyor olmasının nedeni de budur.

 

Raja Yoga bilimi ilk olarak bize bu içsel halleri gözlemlemek için böyle araçlar sunar. Enstrüman aklın kendisidir. Dikkat gücü, doğru yönlendirildiğinde ve iç dünyaya yöneltildiğinde aklı inceleyecek ve bizim için gerçekleri aydınlatacaktır. Aklın güçleri dağınık ışık ışınları gibidir; konsantre edildiklerinde ışık verirler. Bu bizim tek bilgi aracımızdır. Herkes onu kullanır- hem dış hem de iç dünyada. Bilim adamının dış dünyaya yönelttiği aynı gözlem iç dünyaya yöneltilmelidir ve bu ise büyük miktarda pratik yapmayı gerektirir. Çocukluğumuzdan itibaren bize sadece dışsal şeylere dikkat etmemiz öğretilir fakat asla içsel şeylere dikkat etmemiz öğretilmez bu nedenle çoğumuz içsel mekanizmayı gözlemleme yetisini neredeyse kaybetmişizdir. Aklın dışarı gitmesini durdurup onu içeri çevirmek ve sonra onun tüm güçlerini konsantre etmek ve kendi doğasını tanıması için, kendini analiz etmesi için onları kendisine yöneltmek çok zor bir iştir. Fakat bu, konuya bilimsel bir yaklaşım olabilecek tek yoldur.

 

Peki böyle bir bilginin faydası nedir? İlk olarak bilginin kendisi bilginin en yüksek ödülüdür ve ikinci olarak da onun içinde fayda da vardır. O bizim tüm acılarımızı yok edecektir. Kendi aklını analiz ederek insan asla yıkılmayan, doğası gereği sonsuz temiz ve mükemmel olan bir şeyle yüz yüze gelir ve o artık acı çekmez, o artık mutsuz olmaz. Tüm acılar; korkudan, tatmin edilmemiş isteklerden gelir. İnsan asla ölmediğini idrak ettiğinde, artık onda ölüm korkusu diye bir şey kalmaz. Mükemmel olduğunu bildiğinde, artık onun boş arzuları olmayacaktır ve bu iki neden olmadığında ise acı olmayacak- mükemmel sevinç olacaktır, hatta bu bedende iken bile.

 

Bu bilgiye ulaşmanın sadece tek bir metodu vardır ve bu ise konsantrasyondur. Kimyager laboratuarında aklının tüm enerjilerini tek bir odağa konsantre eder ve bunu incelediği maddelerin üzerine yöneltir ve böylece onların sırlarını keşfeder. Astronom aklının tüm enerjilerini konsantre eder ve onları teleskopu üzerinden göklere, yıldızlara, güneşe ve aya gönderdiğinde onlar da kendi sırlarını ona verirler. Ben size bahsettiğim konu ile ilgili düşüncelerimi ne kadar çok konsantre edersem size o kadar çok ışık verebilirim. Siz beni dinliyorsunuz ve düşüncelerinizi ne kadar çok konsantre ederseniz benim ne söylediğimi o kadar açıkça kavrarsınız.

 

Dünyadaki tüm bilgi aklın güçlerinin konsantre edilmesiyle elde edilmediyse nasıl elde edilmiştir? Dünya sırlarını vermeye hazırdır eğer sadece biz kapıyı nasıl çalacağımızı bilirsek, gereken darbeyi nasıl yapacağımızı bilirsek. Darbenin gücü ve kuvveti konsantrasyondan gelir. İnsan aklının gücünün sınırı yoktur. O ne kadar konsantre halde ise tek bir noktaya toplanacak güç o kadar fazladır ve işte sır da budur.

 

Zihni dışsal şeylere konsantre etmek kolaydır, zihin doğal olarak dışarı doğru gider fakat özne ve nesnenin tek olduğu dinde, psikolojide veya metafizikte durum böyle değildir. Nesne içseldir, aklın kendisi nesnedir ve aklın kendisini incelemek gereklidir- zihin zihni inceler. Biz aklın yansıtma denilen bir gücü olduğunu biliyoruz. Ben sizinle konuşuyorum. Aynı zamanda ben sanki ikinci bir kişi gibi bir kenarda duruyorum ve ne konuştuğumu duyuyorum. Siz de aynı zamanda hem çalışıyorsunuz hem düşünüyorsunuz, aklınızın bir kısmı duruyor ve ne düşündüğünüzü görüyor. Aklın güçleri konsantre edilmeli ve tekrar kendi üzerine döndürülmelidir ve en karanlık yerler güneşin keskin ışınlarının önünde sırlarını gösterirken bu konsantre olmuş zihin da en içsel sırlarını verecektir. Böylece biz inancın temeline, gerçek saf dine geliyoruz. Biz böylece; ruhlarımız olup olmadığını, hayatın beş dakikalık mı sonsuz mu olduğunu, evrende bir Tanrı mı olduğunu yoksa hiç mi olmadığını kendimiz algılayacağız. Her şey bizim için görünür hale gelecek. İşte bu Raja Yoga’nın öğrettiği şeydir. Onun tüm öğretisinin hedefi; aklın nasıl konsantre edileceği, sonra kendi zihinlerimizin en içsel girintilerini nasıl keşfedeceğimiz ve sonra onların içeriklerini nasıl genelleştirip onlardan kendi sonuçlarımızı şekillendireceğimizdir. Bu nedenle o asla dinimizin ne olduğu sorusunu, Deist mi Ateist mi, Hristiyan mı Yahudi veya Buddist mi olduğumuzu sormaz. Biz insanlarız ve bu yeterlidir. Her insanın dini aramak için hakkı ve gücü vardır. Her insanın nedenleri, niçinleri sormaya ve bu sorusunu kendisi cevaplamaya hakkı vardır eğer sadece o bunu göze alıyorsa.

 

O halde Raja Yoga çalışmasında inancın gerekli olmadığını gördük. Kendiniz bulup çıkarıncaya kadar hiçbir şeye inanmayın; onun bize öğrettiği şey işte budur. Gerçeğin ayakta durmak için desteğe ihtiyacı yoktur. Uyanık halimizi kanıtlamak için rüyalara veya hayallere gerek olduğunu mu söylemek istiyorsunuz? Elbette hayır. Raja Yoga çalışması uzun bir süre ve sürekli pratik yapmayı gerektirir. Bu pratiğin bir parçası fizikseldir fakat esas olarak zihinseldir. İlerledikçe aklın bedenle nasıl yakından bağlı olduğunu göreceğiz. Eğer biz aklın sadece bedenin daha ince bir parçası olduğuna ve bu aklın bedeni etkilediğine inanıyorsak bu aynı şekilde bedenin de aklı etkilediğini gösterir. Eğer beden hasta ise akıl da hasta olur. Eğer beden sağlıklı ise aklı da sağlıklı ve güçlüdür. İnsan sinirlendiğinde akıl da rahatsız olur. Aynı şekilde akıl rahatsız olduğunda beden de rahatsız olur. İnsanlığın çoğunluğunda akıl büyük ölçüde bedenin kontrolü altındadır ve onların aklı çok az gelişmiştir. İnsanlığın büyük kitlesi hayvanlardan çok az farklıdır. Sadece bu da değil; pek çok durumda onların içindeki kontrol gücü düşük hayvanlardakinden çok az yüksektir. Aklımız üzerinde hakimiyetimiz çok azdır. Bu nedenle o hakimiyeti oluşturmak, beden ve akıl üzerinde kontrol sağlamak için belirli fiziksel yardımlar almalıyız. Beden yeterince kontrol edildiğinde aklı manipüle etmeye başlayabiliriz. Aklı manipüle ederek, onu kendi kontrolümüz altına alabiliriz, onun istediğimiz gibi çalışmasını sağlayabiliriz ve onu güçlerini istediğimiz şekilde konsantre etmeye zorlayabiliriz.

 

Raja Yogi’ye göre dış dünya sadece; içsel veya sübtil olanın kaba bir formundan ibarettir. Neden daima daha incedir, daha kaba olan neticedir. Dış dünya neticedir ve içsel dünya ise nedendir. Aynı şekilde dışsal kuvvetler kaba olan kısımdır ve içsel kuvvetler daha incedir. İçsel kuvvetleri nasıl manipüle edeceğini keşfeden ve öğrenen insan, tüm doğayı kendi kontrolü altına alacaktır. Yogi, kendisi için tüm evrenin üstadı olmaktan, doğanın tümünü kontrol etmekten daha düşük bir görev edinmez. O, bizim “doğanın kanunları” dediğimiz şeyin kendi üzerinde bir etkisinin olmayacağı, her şeyin ötesine geçebileceği noktaya ulaşmak ister. O tüm evrenin üstadı olacaktır, içsel ve dışsal. İnsan ırkının ilerlemesi ve medeniyeti basitçe doğayı kontrol altına almak anlamına gelir.

 

Farklı ırklar doğayı kontrol etmek için farklı süreçler geliştirmişlerdir. Nasıl ki aynı toplum içinde bazı bireyler dış dünyayı ve bazıları da iç dünyayı kontrol etmek istiyorsa, ırkların içinde de bazıları dışsal doğayı kontrol etmek isterken diğerleri içsel dünyayı kontrol etmek ister. Bazıları der ki; içsel dünyayı kontrol ederken biz her şeyi kontrol ederiz. Diğerleri ise; dış dünyayı kontrol ederek her şeyi kontrol ettiğimizi söyler. En uca taşıdığımızda her ikisi de doğrudur çünkü doğada içsel veya dışsal diye bir ayrım yoktur. Bunlar asla varolmamış olan uydurma sınırlamalardır. Dışsalcılar ve içselciler, kendi bilgilerinin en ucuna vardıklarında aynı noktada birleşmek durumundadırlar. Nasıl bir fizikçi bilgisini sınırlarına kadar taşıdığında onun metafizik içinde eridiğini görüyorsa metafizikçi de akıl ve madde olarak adlandırdığı şeylerin sadece görüntüsel ayrımlar olduğunu, gerçeğin Tek olduğunu görür.

 

Tüm bilimin sonu ve hedefi birliği bulmaktır, tüm çokluğun kendisinden üretildiği o Bir’i, çok olarak görünen Bir’i bulmaktır. Raja Yoga içsel dünyadan başlamayı, içsel doğayı incelemeyi ve bunu yaparken de bütünü- hem içseli hem de dışsalı kontrol etmeyi önerir. Bu çok eski bir girişimdir. Hindistan bunun kalesidir fakat bu diğer milletler tarafından da denenmiştir. Batı ülkelerinde bu mistisizm olarak görülmüş ve bunu uygulamak isteyenler cadılar ve büyücüler olarak görülüp ya yakılmış ya da öldürülmüşlerdir. Hindistan’da bu, çeşitli nedenlerden ötürü bilginin yüzde doksan dokuzunu yok eden ve kalan kısmından da büyük bir sır yaratmaya çalışan insanların eline düşmüştür. Modern zamanlarda Batı’da, öğretmen denilen ve Hindistan’dakinden çok daha kötü olan birçok insan çıkmıştır zira Hindistan’dakiler hiç olmazsa bir şeyler biliyorken modern savunucuları hiçbir şey bilmezler.

Bu Yoga sistemlerinde gizli ve sır olan herhangi bir şey hemen reddedilmelidir. Yaşamdaki en iyi rehber güçtür. Dinde, tüm diğer konularda olduğu gibi sizi güçlendiren her şeyi atın, onlarla hiçbir işiniz olmasın. Gizem tacirliği insan aklını güçsüzleştirir. Bu bilimlerin en yücelerinden olan Yoga’ya da zarar vermiştir. Keşfedildiğinden beri, dört bin yıldan beri, Yoga tamamen Hindistan’da şekillenmiş, formüle edilmiş ve öğretilmiştir. Şu son derece çarpıcı bir gerçektir ki; yorumcu ne kadar modern ise o, o kadar çok hata yaparken yazar ne kadar eski ise o, o kadar çok mantıklıdır. Modern yazarların çoğu her çeşit gizemden bahseder. İşte bu şekilde Yoga, üzerine düşen gün ışığı ve mantığın tüm parlaklığıyla parlamaktansa onu bir sır haline getiren birkaç kişinin eline düşmüştür. Onlar güçleri kendilerine saklamak için böyle yapmışlardır.

 

Öncelikle, benim size öğrettiğim şeyde gizem yoktur. Ben en ufak ne biliyorsam size anlatacağım. Elimden geldiğince anlatacağım fakat bilmediğim bir şey olduğunda size kitapların ne dediğini söyleyeceğim. Körlemesine inanmak yanlıştır. Siz kendi mantığınızı yürütmeli ve kendi değerlendirmenizi yapmalısınız, kendiniz uygulamalı ve bu şeylerin meydana gelip gelmediğini görmelisiniz. Nasıl herhangi başka bir bilimi ele alıyorsanız, bu bilimi de incelemek için tamamen aynı şekilde ele almalısınız. Onda ne bir gizem ne de tehlike vardır. O doğru olduğu için halka açık caddelerde, açık günışığında öğretilmelidir. Bu şeyleri gizemli hale getirmek için yapılan herhangi bir girişim çok büyük tehlike yaratır.

 

Daha ilerlemeden önce size tüm Raja Yoga’nın dayandığı Sankhya felsefesinden biraz bahsedeceğim. Sankhya felsefesine göre algılamanın başlangıcı şöyledir; dışsal nesnelerin etkileri dış enstrümanlar tarafından ilgili beyin merkezlerine veya organlara aktarılır, organlar bu etkileri akla taşır, akıl onu karar verici yetiye taşır, buradan Puruşa (ruh) onları aldığında algılama tamamlanır. Sonra o emri, gerekenin yapılması için motor merkezlerine geri gönderir. Aklın oluştuğu madde, Tanmatras adı verilen sübtil maddeyi de oluşturur. Bunlar ise gittikçe kaba hale gelerek dışsal maddeleri oluştururlar. Sankhya felsefesi budur. O halde entelekt ve dışarıdaki kaba madde arasındaki fark sadece derecededir. Puruşa maddesel olmayan tek şeydir. Akıl, sanki ruhun elinde olan, ruhun dışsal maddeleri yakalamak için kullandığı bir enstrümandır. Akıl durmadan değişir ve kararsız haldedir ve mükemmel hale getirildiğinde ise o kendini ya birçok organa ya da birine bağlayabilir ya da hiç bağlamayabilir. Örneğin; eğer ben büyük dikkatle saati dinliyorsam, belki de gözlerim açık olsa bile herhangi bir şey görmem. Bu aklın o anda görme organına bağlı olmadığını, duyma organına bağlı olduğunu gösterir. Fakat mükemmelleştirilen akıl tüm organlara aynı anda bağlanabilir. Onun dönüp kendi derinliklerine bakma gibi dönüşlü bir gücü vardır. İşte bu dönüşlü güç Yogi’nin elde etmek istediği şeydir; aklın güçlerini konsantre ederek ve onları içeri doğru çevirerek o, içeride ne olduğunu bilmek ister. Burada salt inanca ilişkin bir konu yoktur; bu birtakım filozofların ulaştıkları bir analizdir. Modern fizyologlar bize gözlerin görme organları olmadığını, görme organının beynin sinir merkezlerinden biri olduğunu söylerler ve bu tüm duyular için böyledir. Ayrıca onlar bize bu merkezlerin beyin maddesi ile aynı maddeden yapılmış olduğunu da söylerler. Sankhyalar da bize aynı şeyi söyler. Birincisi fiziksel taraftaki bir ifade iken ikinci psikolojik taraftaki ifadedir fakat her ikisi de aynıdır. Bizim araştırma sahamız ise bunu ötesindedir.

 

Yogi, tüm farklı zihinsel halleri algılayabileceği o ince algı haline ulaşmak ister. Orada hepsinin zihinsel algılaması olmalıdır. İnsan, duyunun nasıl seyahat ettiğini, aklın onu nasıl aldığını, onun nasıl karar verici yetiye gittiğini ve bunun da onu nasıl Puruşa’ya verdiğini algılayabilir. Nasıl her bilim belirli hazırlıklar gerektiriyorsa ve nasıl anlaşılması için önceden izlenmesi gereken kendine ait metotları varsa, bu Raja Yoga için de böyledir.

Yiyeceğe varıncaya kadar belirli düzenlemeler gereklidir; bize en temiz aklı getirecek olan yiyeceği kullanmalıyız. Hayvanat bahçesine giderseniz hemen şunu fark edersiniz. Orada filleri görürsünüz; dev hayvanlardır fakat sakin ve naziktirler, eğer aslanların ve kaplanların kafeslerine doğru giderseniz onların huzursuz olduklarını görürsünüz ve bu da yemeğin ne kadar çok şey değiştirdiğini gösterir. Bu bedende çalışan tüm kuvvetler yemekle üretilir, biz bunu her gün görüyoruz. Eğer siz oruç tutmaya başlarsanız, önce bedeniniz güçsüzleşecek, fiziksel kuvvetler tükenecek ve birkaç gün sonra da zihinsel kuvvetler tükenecektir. İlk olarak hafıza tükenecektir. Sonra öyle bir nokta gelir ki düşünememeye başlarsınız, hatta herhangi bir akıl yürütme bile yapamazsınız. Bu nedenle biz başlangıçta, ne tür yemek yediğimize dikkat etmeliyiz ve yeterli güce ulaştığımızda, pratiğimiz iyice geliştiğinde bu konuda böylesine dikkatli olmamız gerekmez. Bir bitki büyürken onun etrafı zarar görmemesi için çit ile çevrilmelidir fakat o bir ağaç haline geldiğinde çitler kaldırılır. O artık tüm saldırılara karşı koymak için yeterince güçlüdür.

 

Bir Yogi lüksün ve konforsuzluğun iki aşırı ucundan kaçınmalıdır. Oruç tutmamalıdır, kendi bedenine işkence yapmamalıdır. Böyle yapan diyor Gita, Yogi olamaz: Oruç tutan, durmadan uyanık kalan, çok uyuyan, çok çalışan, hiç çalışmayan, bunlardan hiçbiri Yogi olamaz. (Gita, VI, 16)

 

 

 

BÖLÜM 2

        İLK ADIMLAR

Raja Yoga sekiz adıma ayrılmıştır. Birinci adım; Yama- öldürmemektir, doğruluktur, çalmamaktır, ılımlılıktır ve hediye kabul etmemektir. Sonraki Niyama; temizliktir, hoşnutluktur, sadeliktir, çalışmadır ve kendini Tanrı’ya teslim etmektir. Sonra Asana veya pozisyon gelir, sonra; Pranayama veya Prana’nın kontrolü; Pratyahara veya duyuların nesnelerinden çekilmesi; Dharana veya aklı bir nokta üzerine sabitlemek; Dhiana veya meditasyon; ve Samadhi veya süperbilinç hali gelir. Yama ve Niyama gördüğümüz gibi ahlaki eğitimdir; bunlar temel olmadığı sürece hiçbir Yoga uygulaması başarılı olmayacaktır. Bu ikisi yerleştiğinde, Yogi çalışmalarının meyvelerini toplamaya başlayacaktır, bunlar olmadan yapılan çalışma asla meyve vermez. Bir Yogi hiç kimseye düşünce ile, söz ile veya eylem ile zarar vermeyi düşünmemelidir. Merhamet sadece insan için olmamalı fakat ötelere giderek tüm dünyayı kucaklamalıdır.

 

İkinci adım Asana, pozisyondur. Belirli bazı yüksek hallere ulaşılıncaya kadar her gün fiziksel ve zihinsel bir dizi alıştırmadan geçilmelidir. Bu nedenle uzun süre kalabileceğimiz bir pozisyon bulmak çok gereklidir. Kişi için en kolay olan pozisyon seçilmelidir. Bir pozisyon bir insan için çok kolay olabilirken diğeri için çok zor olabilir. İlerlediğimizde, psikolojik konulardaki bu çalışmalar yapılırken bedende oldukça büyük bir faaliyetin oluştuğunu göreceğiz. Sinir akımlarının yerleri değiştirilecek ve onlara yeni bir kanal verilecektir. Yeni titreşim çeşitleri başlayacak, sanki tüm bünye yeniden modellenecektir. Fakat faaliyetin en temel kısmı omurga boyunca uzanacaktır, bu nedenle pozisyonda gerekli olan bir şey; omurganın rahat olmasıdır, dik oturmak, bedenin üç parçasını- göğsü, boynu ve başı düz bir çizgide olmasıdır. Bırakın bedenin tüm ağırlığını kaburgalar taşısın ve o zaman omurganın düz olduğu kolay doğal bir pozisyon bulursunuz. Kolayca göreceksiniz ki; göğüs içerde iken çok yüksek düşünceler düşünemezsiniz. Yoga’nın bu bölümü, tamamen fiziksel beden ile ilgilenen Hatha Yoga’ya biraz benzer; onun amacı fiziksel bedeni çok güçlü hale getirmektir. Fakat bizim burada onunla bir ilgimiz yok çünkü onun uygulamaları çok zordur ve bir günde öğrenilemez ve her şeyden önce bu insanı pek de ruhsal gelişmeye götürmez. Bedeni farklı pozisyonlara getirme uygulamaların çoğunu Delsarte’de ve diğer öğretmenlerde bulabilirsiniz fakat buradaki hedef fizikseldir, psikolojik değil. Bedende insanın üzerinde tam bir kontrol kuramayacağı tek bir kas yoktur. Kalp de bir emirle durdurup yeniden başlatılabilir ve organizmanın her parçası benzer şekilde kontrol edilebilir.

 

Bu Yoga dalının amacı insanların uzun yaşamasını sağlamaktır; sağlık temel fikirdir, Hatha Yogi’nin tek hedefidir. O hasta olmamaya kararlıdır ve asla hasta olmaz. O uzun yaşar, yüz yıl onun için hiçbir şeydir; o 150 yaşında iken genç ve tazedir, saçının bir teli bir grileşmemiştir. Fakat hepsi budur. Bir banyan ağacı da bazen 5000 yıl yaşar fakat o bir banyan ağacıdır daha fazla bir şey değil. Eğer bir insan sadece çok uzun yaşarsa o sağlıklı bir hayvandan ibarettir. Hatha Yogi’lerin bir veya iki dersi çok faydalıdır. Örneğin, baş ağrısı için sabah kalktığınızda burnunuzdan soğuk su içerseniz bütün gün boyunca beyniniz serin ve sakin olacaktır ve siz asla üşütmezsiniz. Bunu yapmak çok kolaydır; burnunuzu suya batırın, suyu burun deliklerinizden çekin ve boğazınızda bir pompa hareketi yapın.

 

İnsan sağlam, dik bir duruşa sahip olmayı öğrendikten sonra bazı ekollere göre, sinirlerin arındırılması denilen bir uygulamayı yapması gerekir. Bu kısım kimileri tarafından Raja Yoga’ya ait olmadığı söylenerek reddedilmiştir fakat büyük yorumcu Şankaraçarya bunu tavsiye ettiğine göre bence bundan bahsedilmelidir ve şimdi ben onun Şvetaşvatara Upanişad yorumundan bazı alıntılar yapacağım; “Süprüntüsü Pranayama tarafından temizlenmiş olan akıl, Brahman’a sabitlenir, bu nedenle Pranayama verilmiştir. Önce sinirler arındırılmalıdır sonra Pranayama uygulama gücü gelecektir. Sağ burun deliğini başparmak ile kapatıp kapasiteye göre sol burun deliğinden hava almak, sonra ara vermeden havayı sağ burun deliğinden vererek sol burun deliğini kapamak. Tekrar sağ burun deliğinden nefes alıp soldakinden vermek, kapasiteye göre bunu günün dört saatinde; gündoğumundan önce, gün ortasında, akşam ve gece yarısı üç veya beş kere tekrarlamakla on beş gün veya bir ay içerisinde sinirler arındırılmış olur; sonra Pranayama başlar.”

 

Pratik yapmak kesinlikle gereklidir. Oturup beni her gün dinleyebilirsiniz fakat eğer pratik yapmazsanız bir adım bile ilerleyemezsiniz. İlerleme pratiğe dayalıdır. Biz bu şeyleri kendimiz deneyimlemediğimiz zaman asla anlayamayız. Onları kendimiz görmeli ve hissetmeliyiz. Sadece açıklamaları ve teorileri dinlemenin bir faydası olmayacaktır. Pratik yapılmasını engelleyen pek çok engel vardır. İlk engel sağlıksız bir bedendir; eğer beden zinde bir halde değilse, pratik yapmak mümkün olmayacaktır. Bu nedenle bedeni sağlıklı tutmalıyız; ne yediğimize, ne içtiğimize ve ne yaptığımıza dikkat etmeliyiz. Bedeni güçlü tutmak için daima “Hristiyan Bilimi” olarak adlandırılan zihinsel bir çaba kullanın. Hepsi budur- bedenle ilgili başka bir şeye gerek yoktur. Sağlığın sadece amaca götüren bir araçtan ibaret olduğunu unutmamalıyız. Eğer sağlık amaç olursa, biz hayvanlar gibi oluruz, onlar çok nadiren sağlıksızdırlar.

 

İkinci engel ise şüphedir; biz her zaman görmediğimiz şeyler hakkında şüphe duyarız. İnsan laflar üzerine yaşayamaz, biz ne kadar çabalasak da. O halde şüphe bize, bu şeylerin içinde gerçeklik olsa da olmasa da gelir; en iyilerimiz bile kimi zaman şüpheye düşer. Fakat pratik yaparak birkaç gün içinde küçük bir anlık görüş oluşur ve bu da cesaret ve umut vermek için yeterlidir. Bir Yoga felsefesi yorumcusunun dediği gibi; “Bir kanıta ulaşıldığında, ne kadar küçük olursa olsun, o bize tüm Yoga öğretisine dair inanç verecektir.” Örneğin, bu ilk pratik aylarından sonra, başkalarının düşüncelerini okuyabildiğinizi göreceksiniz, onlar sizin gözünüzün önüne imajlar olarak gelecek. Belki de çok uzakta olan bir şeyi duyacaksınız, aklınızı konsantre ederek ve duymayı isteyerek. Bu anlık görüşler olacaktır, başlangıçta küçük parçalar halinde olsa bile bu size inanç, güç ve umut vermeye yetecektir. Örneğin eğer düşüncelerinizi burnunuzun ucuna konsantre ederseniz, birkaç gün içinde en güzel kokuları duymaya başlarsınız ve bu da size, fiziksel nesnelerle temas olmaksızın birtakım zihinsel algılamaların olabileceğini göstermeye yetecektir. Fakat biz her zaman bunların sadece araçlar olduğunu hatırlamalıyız; tüm bu eğitimin hedefi, amacı ve gayesi ruhun özgürleştirilmesidir. Doğanın mutlak kontrolü, bundan daha aşağı bir şey asla hedef olmamalıdır. Biz doğanın efendisi olmalıyız, kölesi değil; ne akıl ne de beden bizim efendimiz olmamalı ve biz unutmamalıyız ki beden bana aittir, ben bedene ait değilim.

 

Bir tanrı ve bir şeytan ÖzBen’i öğrenmek için yüce bir bilgeye gitmiş. Onunla beraber uzunca süre çalışmışlar. En sonunda bilge onlara şöyle demiş; “Siz kendiniz aradığınız Varlık’sınız.” Bunun üzerine her ikisi de kendi bedenlerinin ÖzBen olduğunu sanmışlar. Sonra geri dönüp kendi insanlarına tatmin olmuş bir şekilde; “Biz öğrenilmesi gereken her şeyi öğrendik; yiyin, için ve eğlenin, biz ÖzBen’iz, bizim ötemizde hiçbir şey yoktur.” demişler. Şeytanın doğası cahilmiş, bulanıkmış ve bu nedenle o hiç daha fazla sorgulamamış ve ÖzBen’in beden olduğu, kendisinin Tanrı olduğu fikrinden son derece memnun olmuş. Tanrının ise daha temiz bir doğası varmış. O da başta şöyle düşünme hatasına düşmüş; Bu beden olarak ben Brahman’ım, öyleyse onu güçlü, sağlıklı ve iyi giyimli tutmam ve ona her çeşit zevki vermem gerekiyor. Fakat birkaç gün içinde bilgenin, üstatlarının demek istediğinin bu olmadığını, daha yüksek bir şeyler olması gerektiğini anlamış. Sonra bilgeye dönmüş ve ona; “Efendim, sen bana bu bedenin ÖzBen olduğunu mu öğrettin? Fakat ben görüyorum ki tüm bedenler ölüyor, ÖzBen ise ölümsüzdür.” demiş. Bilge ise; “Onu bul, sen O’sun.” diye cevap vermiş. Sonra tanrı, bilgenin kastettiğinin bedeni çalıştıran yaşamsal kuvvetler olduğunu düşünmüş. Fakat bir süre sonra fark etmiş ki; eğer o yemek yerse bu yaşamsal kuvvetler güçlü oluyor fakat aç kalırsa onlar da güçsüzleşiyormuş. Tanrı sonra bilgeye gitmiş ve şöyle demiş; “Efendim, yaşamsal kuvvetlerin ÖzBen olduğunu mu söylemek istedin?” Bilge cevap vermiş; “Onu kendin bul, sen O’sun.” Tanrı bir kez daha eve dönmüş, ÖzBen’in belki de akıl olabileceğini düşünmüş. Fakat kısa bir süre içinde düşüncelerin çok çeşitli olduğunu, şimdi iyi sonra kötü olduğunu, aklın ÖzBen olmak için çok değişken olduğunu görmüş. Tekrar bilgeye dönmüş ve ona; ”Efendim, aklın da ÖzBen olmadığını düşünüyorum, sen bunu mu demek istemiştin?” diye sormuş. “Hayır” diye cevap vermiş bilge, “sen O’sun, bunu kendin bul.” Tanrı eve dönmüş ve en sonunda kendisinin, tüm düşüncelerin ötesinde olan, doğumsuz ve ölümsüz, kılıcın kesemeyeceği, ateşin yakamayacağı, havanın kurutamayacağı, suyun eritemeyeceği, başlangıçsız ve sonsuz, her zaman yer yerde olan ve her şeye gücü yeten ÖzBen olduğunu idrak etmiş; O ne bedendir ne de akıl, O tüm bunların ötesindedir. Tanrı bundan sonra tatmin olmuş fakat zavallı şeytan bedene düşkünlüğü yüzünden gerçeğe ulaşamamış.

 

Bu dünyada bu şeytani doğalardan pek çok vardır fakat bunun yanı sıra bazı tanrılar da vardır. Eğer biri çıkıp duyu zevklerinin gücünün arttırılması konusunda bir bilim öğrettiğini söylerse, o arkasında bunun için hazır olan kalabalıklar bulacaktır. Eğer biri çıkıp yüce hedefi göstermeye cesaret ederse, o kendisini dinleyecek çok az kişi bulacaktır. Çok az insanın daha yüksek olanı kavrama gücü vardır ve çok daha azının ona ulaşmak için sabrı vardır. Fakat çok daha azı vardır ki onlar; beden bin yıl yaşasa bile sonucun aynı olacağını bilirler. Bedeni bir arada tutan kuvvetler dağıldığında beden de dağılacaktır. Bedeninin bir an bile değişmeden kalmasını sağlayabilen tek bir insan olmamıştır. Beden bir dizi değişikliğin adıdır. “Nasıl bir nehirde önünüzden kütlelerce sular akıp gidiyor ve yerine yeni su kütleleri gelip aynı şekli koruyorsa, bu beden için de böyledir.” Fakat yine de beden güçlü ve sağlıklı tutulmalıdır. O bizim elimizde olan en iyi enstrümandır.

 

Bu insan bedeni evrendeki en yüce bedendir ve insan da en yüce varlıktır. İnsan hayvanlardan daha yücedir, tüm meleklerden de; hiçbir şey insandan daha yüce değildir. Devalar (tanrılar) bile tekrar aşağı inmek ve kurtuluşa insan bedeni aracılığı ile ulaşmak durumundadır. Ancak insan mükemmelliğe ulaşır, Devalar bile değil. Yahudilere ve Muhammed’in takipçilerine göre Tanrı insanı, melekleri ve diğer her şeyi yarattıktan sonra yarattı ve onu yarattıktan sonra meleklerinden gelip onu selamlamalarını istedi ve İblis hariç hepsi buna çağrıya uydu, işte bu nedenle Tanrı onu lanetledi ve o Şeytan haline geldi. Bu alegorinin arkasında yüce bir gerçek vardır ve bu da şudur; insan olarak doğmak bizim en yüce doğuşumuzdur. Yaradılışın daha düşük katmanları, hayvanlar donuktur ve çoğunlukla Tamas’tan yapılmışlardır. Hayvanların düşünceleri olamaz ve ne de meleklerin, veya Devalar özgürlüğe insan olarak doğmadan ulaşamazlar. İnsan toplumunda, aynı şekilde, çok fazla zenginlik veya çok fazla fakirlik de ruhun gelişimi için büyük bir engeldir. Dünyanın yüceleri orta sınıflardan gelir. Orada kuvvetler eşit oranda ayarlanmış ve dengelidir.

 

Konumuza dönecek olursak; sonra Pranayama’ya, nefes kontrolüne geliyoruz. Peki bunun aklın güçlerini konsantre etme ile ne ilgisi var? Nefes bu makinenin, bedenin düzentekeri gibidir. Büyük bir makinede, önce düzentekerin hareket ettiğini ve sonra bu hareketin daha ve daha ince düzeneklere aktarıldığını, ta ki makinedeki en nazik ve ince mekanizma da harekete geçinceye kadar bunun devam ettiğini görürsünüz. Beden işte bu düzentekerdir, bedendeki her şey için itici güç sağlar ve bu gücü düzenler.

 

Bir zamanlar büyük bir kralın bir bakanı varmış. O bakan yüz kızartıcı bir davranışta bulunmuş. Kral da ceza olarak onun çok yüksek bir kulede hapiste tutulmasına karar vermiş. Bu yapılmış ve bakan orada ölüme terk edilmiş. Bakanın sadık bir eşi varmış ve bir gece o kuleye gelmiş ve kocasını çağırıp ona nasıl yardım edebileceğini sormuş. Bakan ona ertesi gece kuleye gelmesini ve yanında da, uzun bir halat, sağlam bir sicim, paket ipi, ipek iplik, bir böcek ve biraz bal getirmesini söylemiş. Kadın merak içinde kocasının tüm dediklerini yapmış ve ona istediği malzemeleri getirmiş. Adam ona ipek ipliği böceğe sağlamca bağlamasını sonra onun boynuzlarına bir parça bal sürmesini ve sonra onu kulenin duvarına başı yukarı gelecek şekilde bırakmasını söylemiş. Kadın onun tüm dediklerini yapmış ve böcek uzun yolculuğuna başlamış. Önündeki balın kokusunu alıp ona ulaşma umudu ile ilerleyen böcek en sonunda kulenin tepesine ulaşmış ve bakan orada onu yakalayıp ipek ipliği ele geçirmiş. Sonra karısına ipin diğer ucuna paket ipini bağlamasını söylemiş ve sonra paket ipini yukarı çekmiş. Bu işlemi sağlam sicim ve en sonunda halat için tekrarlamış. Sonra kalan kısım artık kolaymış. Bakan halat yardımıyla kuleden inmiş ve kaçmayı başarmış. Bizim bu bedenimizde nefes “ipek ip” gibidir, onu ele geçirerek ve onu nasıl kontrol edeceğimizi öğrenerek sinir akımlarının “paket ip”ini yakalayabiliriz ve oradan da düşüncelerimizin “sağlam sicim” ini ve son olarak da onu kullanarak özgürlüğe ulaştığımız Prana “halat”ını.

 

Bedenlerimiz hakkında hiçbir şey bilmiyoruz ve bilemeyiz. Yapabileceğimiz en iyi şey; ölü bir beden alıp onu parçalara ayırmaktır, hatta bedeninin içinde ne olduğunu görmek için canlı bir hayvanı alıp parçalayanlar da vardır. Fakat bunun da bizim bedenlerimizle bir ilgisi yoktur. Biz onlar hakkında çok az şey biliriz. Peki neden? Çünkü dikkatimiz, onun içinde devam etmekte olan çok ince hareketleri yakalamak için yeterince titiz değildir. Biz bunları ancak akıl daha sübtil hale geldiğinde ve sanki bedenin derinliklerine girdiğinde bilebiliriz. Sübtil algılara ulaşmak için daha kaba algılarla başlamalıyız. Tüm makineye hareket veren şeyi öğrenmeliyiz. Bu ise Prana’dır ve onun en açık tezahürü ise nefestir. Sonra nefesle beraber, yavaş yavaş bedenin içine gireceğiz ve bu bizim sübtil kuvvetleri, tüm bedeni kaplayan sinir akımlarını keşfetmemizi sağlayacak. Biz onları algıladıkça ve onları hissetmeyi öğrendikçe, onlar üzerinde ve beden üzerinde kontrol sahibi olmaya başlayacağız. Bu sinir akımları ile akıl da harekete geçecek ve en sonunda biz beden ve akıl üzerinde tam kontrol haline ulaşıp onları bizim kölemiz haline getireceğiz. Bilgi güçtür. Bu bilgiye ulaşmalıyız. O zaman biz Prana’yı dizginlemeye en baştan, Pranayama’dan başlamalıyız. Pranayama çok uzun bir konudur ve onu tam olarak göstermek için pek çok ders gereklidir. Biz onu kısım kısım ele alacağız.

 

Her bir alıştırmanın nedenini adım adım inceleyeceğiz ve bedenin içindeki hangi kuvvetlerin harekete geçirildiğini göreceğiz. Tüm bu sonuçlar bizim için gerçek olacaktır fakat sürekli pratik yapmak gerekir, kanıtlar pratik yaparak gelecektir. Benim size yapacağım hiçbir açıklama sizin için kanıt olmayacaktır, ta ki siz bunu kendiniz gösterinceye kadar. Her tarafınızda bu akımların harekete geçtiğini görmeye başlar başlamaz şüpheler yok olacaktır fakat bu her gün sıkı çalışmayı gerektirir. Her gün en az iki kere pratik yapmalısınız ve bunun için en iyi zamanlar; sabaha karşı ve akşamdır. Gece gündüze geçerken ve gündüz geceye dönerken bir sakinlik hali oluşur. Erken sabah ve erken akşam, iki sükunet dönemidir. Bedeniniz bu dönemlerde sakin hale gelme eğilimindedir. Biz bu doğal koşuldan faydalanmalı ve o zamanlarda günlük çalışmaları yapmaya başlamalıyız. Günlük çalışmanızı yapıncaya kadar yemek yememeyi bir kural haline getirin, eğer bunu yaparsanız, açlık kuvveti sizin tembelliğinizi kıracaktır. Hindistan’da çocuklara günlük çalışmalarını yapıncaya veya dua edinceye kadar asla yemek yememeyi öğretirler ve bu bir süre sonra onlar için doğal hale gelir; çocuk banyosunu ve çalışmalarını yapmadan açlık hissetmez.

 

Eğer bu çalışma için yalnız kalabileceğiniz bir odanız varsa daha iyidir. O odada uyumayın, orası kutsal kalmalıdır. O odaya banyo yapmadan ve bedensel ve zihinsel olarak tamamen temiz olmadan girmemelisiniz. O odaya hep çiçekler koyun, bu bir Yogi için en güzel ortamdır, ayrıca resimler koymak da hoş olacaktır. Sabah ve akşam tütsü yakın. O odada asla tartışmayın, sinirlenmeyin ve orada kutsal olmayan hiçbir şey düşünmeyin. Oraya ancak sizinle aynı düşünceleri paylaşan insanların girmesine izin verin. Sonra o odada adım adım kutsal bir atmosfer oluşacaktır, sonra acı, üzüntü veya şüphe hissettiğinizde veya aklınız karışık olduğunda o odaya girmek sizi sakinleştirecektir. Tapınak ve kilise fikri budur ve her ne kadar çoğunda kaybolmuş olsa da, bazı tapınaklarda ve kiliselerde bunu görebilirsiniz. Buradaki fikir şudur; kutsal titreşimlerin olduğu yer aydınlık hale gelir ve öyle kalır. Ayrı bir odası olmayanlar istedikleri yerde çalışmalarını yapabilirler. Dik bir pozisyonda oturun, sonra yapılması gereken ilk şey; tüm yaradılışa kutsal bir düşünce akımı göndermektir. Zihninizde şunu tekrarlayın; “Tüm varlıklar mutlu olsun, tüm varlıklar barış içinde olsun, tüm varlıklar sevinçli olsun.” Bunu doğuya, güneye, kuzeye ve batıya gönderin. Bunu ne kadar çok yaparsanız kendinizi o kadar iyi hissedersiniz. En sonunda şunu göreceksiniz ki; kendimizi sağlıklı hale getirmenin en kolay yolu başkalarının sağlıklı olduğunu görmektir ve kendimizi mutlu etmenin en kolay yolu başkalarının mutlu olduğun görmektir. Bunu yaptıktan sonra, Tanrı’ya inananlar dua etmelidir- para için, sağlık için, cennet için değil bilgi ve ışık için dua edin, bunun dışındaki her dua bencildir. Sonra yapılması gereken; kendi bedeninizi düşünmek ve onu güçlü ve sağlıklı olarak görmektir, o sizin elinizdeki en iyi enstrümandır. Onu güçlü ve sağlam olarak düşünün, bu bedenin yardımıyla siz hayat okyanusunu geçeceksiniz. Güçsüzler asla özgürlüğe ulaşamaz. Tüm güçsüzlükleri atın. Bedeninize güçlü olduğunu söyleyin, aklınıza güçlü olduğunu söyleyin ve içinizde sınırsız inanç ve umut taşıyın.

 

 

 

BÖLÜM 3

 

                    PRANA

 

Pranayama çoğunun düşündüğü gibi nefesle ilgili bir şey değildir; aslında nefesin onunla çok az ilgisi vardır. Nefes almak bizi gerçek Pranayama’ya ulaştıran pek çok alıştırmadan sadece biridir. Pranayama, Prana’nın kontrol edilmesi demektir. Hindistan’ın filozoflarına göre, tüm evren iki maddeden oluşur ve bunlardan biri Akaşa’dır. O, her zaman her yerdedir, her şeye nüfuz eden varlılıktır. Şekli olan her şey, bir bileşimin sonucunda oluşmuş olan her şey, bu Akaşa’dan ortaya çıkar. Hava haline gelen, sıvılar haline gelen, katılar haline gelen; Akaşa’dır, güneş olan, dünya olan, ay olan, yıldızlar olan, kuyrukluyıldızlar olan; Akaşa’dır, insan bedeni olan, hayvan bedeni olan, bitkiler olan, gördüğümüz her şey, hissedilebilen her şey, var olan her şey; Akaşa’dır. O algılanamaz, o öyle sübtildir ki; o tüm sıradan algılamaların ötesindedir, o sadece kaba hale gelip şekil aldığında görülebilir. Yaradılışın başlangıcında sadece bu Akaşa vardı. Döngünün sonunda ise katılar, sıvılar ve gazların hepsi tekrar Akaşa içinde erir ve bir sonraki yaradılış bu Akaşa’dan ortaya çıkar.

 

Peki hangi kuvvetle bu Akaşa evrene verilir? Prana kuvveti ile. Nasıl ki Akaşa bu evrenin sonsuz, her zaman her yerde olan maddesi ise, Prana da bu evrenin sonsuz, her zaman her yerde olan gücüdür. Bir döngünün başlangıcında ve sonunda her şey Akaşa haline gelir ve evrende olan tüm kuvvetler tekrar Prana içinde erir, bir sonraki döngüde bizim enerji dediğimiz her şey, kuvvet dediğimiz her şey bu Prana’dan ortaya çıkar. Hareket olarak tezahür eden; bu Prana’dır, yer çekimi veya manyetizma olarak tezahür eden; bu Prana’dır. Bedenin hareketleri olarak tezahür eden, sinir akımları olarak, düşüne gücü olarak tezahür eden; bu Prana’dır. Düşünceden en düşük kuvvete kadar her şey bu Prana’nın tezahürüdür. Evrendeki tüm bu fiziksel ve zihinsel kuvvetlerin toplamı, kendi orijinal hallerine çözüldüklerinde Prana adını alırlar. “Daha hiçbir şey yok iken, karanlık karanlıkla kaplı iken ne vardı? O Akaşa hareketsiz olarak vardı.” Prana’nın da fiziksel hareketi durmuştu fakat o da aynı şekilde vardı.

 

Bir döngünün sonunda, şimdi evrende görünür olan enerjiler durgunlaşır ve potansiyel hale gelir. Bir sonraki döngünün başlangıcında onlar uyanır ve Akaşa üzerine etkimeye başlarlar ve Akaşa’dan tüm bu çeşitli şekiller ortaya çıkar ve Akaşa değiştikçe Prana da tüm bu çeşitli enerjiler olarak tezahür eder. İşte bu Prana’nın bilgisi ve kontrolü, gerçekte Pranayama ile kastedilen şeydir.

 

Bu bize neredeyse sınırsız olan bir gücün kapısını açıyor. Örneğin bir adamın Prana’yı tam olarak anladığını ve onu kontrol edebildiğini düşünün, o zaman dünyadaki hangi kuvvet onun olamaz? O, güneşi ve yıldızları yerlerinden oynatabilir, o atomlardan en büyük güneşlere kadar evrendeki her şeyi kontrol edebilir çünkü o Prana’yı kontrol edebilir. Bu Pranayama’nın amacı ve hedefidir. Yogi mükemmel hale geldiğinde, doğada onun kontrolü altında olmayan hiçbir şey kalmayacaktır. Eğer o tanrıların veya dünyadan ayrılanların gelmesini isterse, onlar onun emri uyarınca geleceklerdir. Doğanın tüm kuvvetleri bir köle gibi onun sözünü dinleyecektir. Cahil olan, Yogi’nin gücünü gördüğünde onlara mucize adını verir. Hint aklının temel bir özelliği; onun daima en genel olanı aramasıdır, o detayları incelemeyi sonraya bırakır. Veda’larda şu soru sorulmuştur; “O bilindiğinde her şeyin bilineceği şey nedir?” Bu nedenle yazılmış olan tüm kitaplar ve tüm felsefeler, sadece o bilindiğinde her şeyin bilineceği şeyi kanıtlamak üzerinedir. Eğer bir insan bu evreni azar azar öğrenmek istiyorsa, o her bir kum parçasını bilmelidir ve bu da sonsuz zaman anlamına gelir ancak o asla tüm evreni bilemez. O zaman bilgi nasıl mümkün olacaktır? Bir insan, detaylar aracılığıyla nasıl her şeyi bilen haline gelebilir? Yogiler, tüm bu detay tezahürlerin ardında bir genellemenin olduğunu söylerler. Tüm detay fikirlerin ardında genelleştirilmiş, özet bir prensip vardır; onu kavrayın ve o zaman her şeyi kavramış olursunuz. Nasıl ki, tüm bu evren Veda’larda Tek Mutlak Varlılığa genelleştiriliyorsa ve o Varlılığı kavrayan, tüm evreni kavrıyorsa, aynı şekilde tüm kuvvetler de bu Prana’ya genelleştirilmiştir ve o Prana’yı kavrayan, evrenin zihinsel ve fiziksel tüm kuvvetlerini kavramış olur. Prana’yı kontrol eden, kendi aklını ve var olan tüm akılları da kontrol eder. Prana’yı kontrol eden, kendi bedenini ve var olan tüm bedenleri de kontrol eder çünkü Prana, kuvvetin genel tezahürüdür.

 

Prana’nın nasıl kontrol edileceği, Pranayama’daki tek fikirdir. Tüm eğitimler ve alıştırmalar bu amaç içindir. Her insan bulunduğu yerden başlamalıdır, önce kendisine en yakın olan şeyleri nasıl kontrol edeceğini öğrenmelidir. Bu beden bize çok yakındır, bize dış dünyadaki herhangi bir şeyden çok daha yakındır ve bu akıl ise bize hepsinden daha yakındır. Akılda ve bedende faaliyet halinde olan Prana, bize bu evrendeki tüm Prana’dan daha yakındır. Bizim kendi enerjilerimizi temsil eden bu küçük Prana dalgası, sonsuz Prana okyanusunda bize en yakın olan dalgadır. Eğer biz bu küçük dalgayı kontrol etmekte başarılı olursak, ancak o zaman tüm Prana’yı kontrol etmeyi umut edebiliriz. Bu mükemmelliğe ulaşmış olan Yogi, artık herhangi bir gücün etkisi altında değildir. O neredeyse, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen haline gelir. Her ülkede bu Prana’yı kontrol etmek için uğraşan akımlar olduğunu görüyoruz. Bu ülkede de; akıl şifacıları, inanç şifacıları, ruhçular, Hristiyan bilimciler, hipnozcular vb. vardır, ve eğer biz bu faklı akımları incelersek, her birinin ardında Prana kontrolü olduğunu görürüz- onlar bunu bilse de bilmese de. Onların tüm teorilerini bir potada kaynatırsanız, geride kalan bu olacaktır. Onların manipüle ettiği, o tek ve aynı olan kuvvettir fakat onlar bunu bilmez. Onlar bir kuvvetin varlığını keşfetmişlerdir ve bunu o kuvvetin doğasını bilmeden bilinçsizce kullanırlar fakat bu, Yogi’nin kullandığı ile aynıdır ve bunların hepsi Prana’dan gelir.

 

Prana, her varlıktaki yaşamsal kuvvettir. Düşünce, Prana’nın en ince ve en yüksek halidir. Yine de düşünce her şey değildir. En düşük faaliyet boyutunda, içgüdü veya bilinçsiz düşünce dediğimiz şey vardır. Eğer bir sivrisinek bizi sokarsa, elimiz otomatikman, içgüdüsel olarak ona vuracaktır. Bu, düşüncenin bir tür dışavurumudur. Bedenin tüm refleks hareketleri bu düşünce boyutuna aittir. Bunun yanı sıra, başka bir düşünce boyutu olan bilinç vardır. Ben mantık yürütürüm, değerlendiririm, düşünürüm, birtakım şeylerin artılarını ve eksilerini görürüm fakat bu da her şey değildir. Mantığın sınırlı olduğunu biliyoruz. Mantık sadece bir yere kadar gidebilir, bunun ötesine geçemez. Onun içinde dönüp durduğu çember gerçekten de çok sınırlıdır. Fakat yine de pek çok şeyin bu çemberin içine doğru koştuğunu görürüz. Kuyrukluyıldızların gelişi gibi, birtakım şeyler bu çembere takılır, her ne kadar mantık sınırların dışına çıkamasa da, o şeylerin oraya sınırların dışından geldiği açıktır. Kendilerini bu küçük sınırlar içine sokan fenomenlerin nedenleri, bu sınırların dışındadır. Zihin ancak bundan daha yüksek olan süperbilinç haline geçebilir. Zihin o Samadhi adı verilen hale, tam konsantrasyon, süperbilinç haline ulaştığında mantık sınırlarının ötesine geçer ve hiçbir içgüdünün ve mantığın asla bilemeyeceği gerçeklerle yüz yüze gelir. Bedenin tüm sübtil kuvvetlerinin manipülasyonları ve Prana’nın farklı tezahürleri eğitildiklerinde, aklı iterek onun daha yükseğe gitmesine yardım ederler ve onun süperbilinç haline gelmesini sağlarlar.

 

Bu evrende, varlılığın her boyutunda var olan tek bir sürekli madde vardır. Fiziksel olarak bu evren tektir; güneş ve sizin aranızda bir fark yoktur. Bilim adamı da size, bunun aksini iddia etmenin yanlış olacağını söyleyecektir. Bu masa ve benim aramda gerçek bir fark yoktur, masa madde kütlesinin bir noktasında ve ben başka bir noktadayım. Her bir şekil, sonsuz madde okyanusunda hiç sabit kalmayan girdaplar gibidir. Akan bir akıntıda milyonlarca girdap olabilir ve her birinin içindeki su her an farklıdır, su birkaç dakika orada döner ve sonra oradan ayrılıp gider, sonra onun yerine yeni su gelir, işte bu şekilde tüm evren de durmadan değişmekte olan tek bir madde kütlesidir ve tüm varlılık formları onun içindeki girdaplardır. Bir madde kütlesi girdaplardan birine girer, örneğin bir insan bedenine, orada bir süre kalır, değişir ve sonra belki bir süre için hayvan bedeninde kalır ve belki birkaç yıl sonra başka bir girdaba girer ve bir mineral parçası haline gelir. Bu daimi değişimdir. Tek bir beden bile sabit değildir. Benim bedenim, senin bedenin gibi bir şey yoktur, bunlar sadece laftadır. Kocaman bir madde kütlesinde bir noktaya ay, bir başkasına güneş, bir başkasına insan, bir başkasına dünya, bir başkasına bitki, bir başkasına mineral denir. Bunlardan hiçbiri sabit değildir, her şey değişkendir, madde önce katılaşır ve sonra parçalara ayrılır. Bu, akıl içinde böyledir. Madde esir ile ifade edilir; Prana’nın hareketi en sübtil iken, bu esir en ince titreşim halinde aklı oluşturur ve orada da tek bir kırılmaz kütle olmaya devam edecektir. Eğer siz o sübtil titreşim haline ulaşabilirseniz, tüm evrenin sübtil titreşimlerden oluştuğunu görecek ve bunu hissedeceksiniz. Bazen birtakım uyuşturucular bizi, her ne kadar duyular dünyasında olsa da, o hale götürür. Çoğunuz Sir Humprey Davy’nin ünlü deneyini hatırlarsınız; ders sırasında güldürücü gaz etkisi altında kaldığında, hareketsiz hale gelip, sersemlemiş ve sonra tüm evrenin fikirlerden oluştuğunu söylemişti. O halde iken sanki kaba titreşimler durmuş ve ona yalnızca, onun fikirler adını verdiği sübtil titreşimler görünmüştü. O sadece etrafındaki sübtil titreşimleri görebiliyordu, her şey düşünce haline gelmişti, tüm evren bir düşünce okyanusuydu, kendisi ve herkes küçük düşünce girdapları haline gelmişti.

 

Buradan, bu düşünce evreninde birlik olduğunu görüyoruz ve en sonunda ÖzBen’e geldiğimizde, o ÖzBen’in sadece Bir olabileceğini biliyoruz. Maddenin kaba ve sübtil titreşimlerinin ötesinde, hareketin ötesinde sadece o Bir vardır. Tezahür eden harekette bile sadece birlik vardır. Bu gerçekler artık inkar edilemez. Modern fizikçiler de, evrendeki enerjilerin toplamının her zaman aynı kaldığını göstermişlerdir. Ayrıca, bu toplam enerjinin iki şekilde var olduğu da kanıtlanmıştır. O önce potansiyel haldedir, uyuşmuş ve sakindir ve sonra ortaya çıkarak tüm bu çeşitli kuvvetler olarak tezahür eder, sonra tekrar sakin hale döner ve sonra tekrar tezahür eder. Ve böylece evolüsyon ve involüsyon sonsuza kadar devam eder. Bu Prana’nın kontrolü, önceden de belirtildiği gibi, Pranayama denilen şeydir.

 

Bu Prana’nın insan bedenindeki en belirgin tezahürü; akciğerlerin hareketidir. Eğer bu durursa, bedendeki tüm kuvvet tezahürleri de hemen duracaktır. Fakat kendilerini, bu hareket durduğunda bile bedenleri çalışmaya devam edecek şekilde eğiten insanlar da vardır. Kendilerini günler boyunca gömen ve yine de nefes almadan yaşayabilen insanlar vardır. Sübtil olana ulaşmak için kaba olandan yardım almalıyız ve bu şekilde, hedefimize ulaşıncaya kadar yavaş yavaş en sübtil olana doğru gideriz. Pranayama aslında akciğerlerin bu hareketinin kontrolü anlamına gelir ve bu hareket de nefesle ilişkilidir. Nefes onu ürettiği için değil, aksine o nefesi üretir. Bu hareket havayı bir pompa hareketi ile içeri çeker. Prana akciğerlerde hareket eder ve akciğerlerin hareketi havayı içeri alır. O halde Pranayama; nefes almak değil, akciğerleri harekete geçiren o kas gücünü kontrol etmektir. Sinirlerden kaslara ve oradan da akciğerlere gidip, onların belirli bir şekilde hareket etmesini sağlayan o kas gücü Prana’dır ve biz Pranayama çalışmasında onu kontrol etmeliyiz. Prana kontrol edildiğinde hemen göreceğiz ki; Prana’nın bedendeki tüm diğer hareketleri de yavaş yavaş kontrol altına alınacaktır. Ben, bedenindeki neredeyse her kası kontrol altına almış insanlar gördüm, neden olmasın? Eğer bazı kaslar üzerinde kontrol sahibi isem, neden bu diğer her kas ve tüm beden için mümkün olmasın? Burada imkansız olan nedir? Şu anda kontrol yok ve bu nedenle hareket otomatik halde. Kendi irademizle kulaklarımızı hareket ettiremeyiz fakat hayvanların bunu yapabildiğini biliyoruz. Biz o güce sahip değiliz çünkü bunun için alıştırma yapmadık. Atavizm denilen şey işte budur.

 

Ve yine biliyoruz ki; gizli haldeki hareket tekrar ortaya çıkarılabilir. Sıkı çalışarak ve pratik yaparak, bedenin en uyuşuk haldeki birtakım hareketleri bile tamamen kontrol altına alınabilir. Bu şekilde mantık yürüterek, imkansız diye bir şey olmadığını, bedenin her parçasının tamamen kontrol altına alınabileceğini görüyoruz. Yogi bunu Pranayama ile yapar. Belki bazılarınız, Pranayama’da nefes alırken tüm bedeni Prana ile doldurmak gerektiğini okumuştur. İngilizce tercümelerde Prana, nefes olarak çevrilmiştir ve bu nedenle siz bunun nasıl yapılabileceğini sorgularsınız. Burada hata tercüme edenindir. Bedenin her parçası Prana ile, bu yaşamsal kuvvet ile doldurulabilir ve bunu yapabildiğinizde tüm bedeni kontrol edebilirsiniz. O zaman bedendeki tüm hastalıklar ve acılar tamamen kontrol edilebilir, sadece bu da değil; siz başka birisinin bedenini de kontrol edebilirsiniz. Bu dünyadaki iyi veya kötü her şey bulaşıcıdır. Eğer bedeniniz belirli bir gerilim halinde ise, o başkalarında da aynı gerilimi üretme eğilimindedir. Eğer siz güçlü ve sağlıklı iseniz, sizin yakınınızda yaşayanlar da güçlü ve sağlıklı olma eğilimindedir fakat eğer siz hasta ve güçsüz iseniz, etrafınızdakiler de aynı eğilimde olacaktır. Bu durumda, eğer bir insan başka birini iyileştirmeye çalışıyorsa, ilk fikir basitçe kendi sağlığını ona aktarmaktır. Bu şifacılığın ilkel bir türüdür. Bilinçli veya bilinçsiz olarak, sağlık aktarılabilir. Çok güçlü bir adam güçsüz bir adamla yaşıyorsa, onu biraz güçlendirecektir, o bunun farkında olsa da olmasa da. Bilinçli olarak yapıldığında, bu hareket daha hızlı ve daha güçlü gerçekleşecektir. Bunun ardından, bir insanın kendisi hiç sağlıklı olmadığı halde başkasına şifa verebileceği durumlar da vardır. Böyle bir durumda, ilk adam Prana üzerinde biraz daha fazla kontrole sahiptir, o bu Prana’yı canlandırarak belirli bir titreşim haline getirebilir ve başka birisini iyileştirebilir.

 

Bu işlemin uzaktan yapıldığı durumlar da vardır fakat uzaklıkta kesinti diye bir şey yoktur. Kesintisi olan bir uzaklık olabilir mi? Sizinle güneş arasında bir kesinti var mıdır? O sürekli madde kütlesidir, güneş bir parçadır ve siz de başka bir parçasınız. Bir nehrin bir parçası ile diğeri arasında kesinti var mıdır? O halde neden herhangi bir kuvvet de seyahat etmesin? Bunun aksi bir neden yoktur. Uzaktan şifa vermeye ilişkin vakalar tamamen doğrudur. Prana çok uzak bir yere gönderilebilir fakat bunların arasında tek bir gerçek vaka varsa, yüzlerce de sahte olan vardır. Bu şifa verme işlemi düşünüldüğü kadar kolay değildir. Çoğu durumda şifacıların, basitçe insan bedeninin doğal sağlıklı halinden faydalandıklarını görürsünüz. Bir alopat gelir, kolera hastalarını tedavi eder ve onlara ilaç verir. Homeopat gelir, kendi ilaçlarını verir ve hastaya belki de alopatın verdiğinden çok daha fazla şifa verir çünkü homeopat hastalarını rahatsız etmez, doğanın onlarla ilgilenmesine izin verir. İnanç-şifacısı bu ikisinden de daha çok iyileştirir çünkü o, kendi zihninin itici gücünü getirerek, hastanın uyuşmuş haldeki Prana’sını inançla uyandırır.

 

İnanç-şifacılarının sürekli yaptığı bir hata; inancın bir insanı doğrudan iyileştireceğini düşünmeleridir. Fakat inanç tek başına yeterli değildir. Öyle hastalıklar vardır ki; en kötü belirti, hastanın asla hasta olduğunu düşünmemesidir. Hastanın bu muazzam inancının kendisi hastalığın bir belirtisidir ve genellikle onun hemen öleceğini gösterir. Böyle durumlarda, inancın tedavi edici olduğu prensibi geçerli değildir. Eğer tedavi eden sadece inanç olsaydı, bu hastalar da iyileştirilebilirdi. Gerçek tedavi Prana ile gelir. Temiz insan, Prana’yı kontrol etmiş olan insan, onu belirli bir titreşim haline getirme gücüne sahiptir ve bu başkalarına da aktarılabilir ve bu onlarda da benzer titreşimi uyandırır. Bunu her günkü hareketlerinizde görebilirsiniz. Ben sizinle konuşuyorum. Ben ne yapmaya çalışıyorum? Ben kendi aklımı belirli bir titreşim haline getiriyorum ve onu ben bu hale getirmede ne kadar başarılı olursam, siz de benim söylediklerimden o kadar çok etkilenirsiniz. Hepiniz biliyorsunuz ki; daha coşkulu olduğum günlerde derslerden daha çok zevk alıyorsunuz ve daha az coşkulu olduğumda ise ilgisizlik hissediyorsunuz.

 

Dünyanın dev irade güçleri, dünyayı harekete geçirenler, kendi Prana’larını yüksek bir titreşim haline getirebilirler ve bu öyle büyük ve güçlüdür ki; başkalarını bir anda yakalar ve binlerce insan onlara doğru çekilir ve dünyanın yarısı onların düşündüğü gibi düşünmeye başlar. Dünyanın büyük peygamberleri, Prana üzerindeki en muhteşem kontrole sahiptiler ve bu onlara muazzam bir irade gücü vermiştir; onlar kendi Prana’larını en yüksek hareket haline getirmişlerdi ve bu da onlara dünyayı yönlendirme gücü veriyordu. Gücün tüm tezahürleri bu kontrolden doğar. İnsanlar bu sırrı bilmeyebilir fakat bu tek açıklamadır. Bazen Prana bedeninizde bir yere doğru çekilir; denge bozulur ve Prana’nın dengesi bozulduğunda ise bizim hastalık dediğimiz şey ortaya çıkar.

 

Gereksiz Prana’yı uzaklaştırmak veya gereken Prana’yı sağlamak, hastalığı tedavi edecektir. Bedenin bir parçasında olması gerektiğinden az mı çok mu Prana olduğunu öğrenmek da Pranayama’dır. Hisler o kadar sübtil hale gelecektir ki; zihin ayak parmağında veya parmakta olması gerekenden az Prana olduğunu hissedecek ve onu sağlayacak güce sahip olacaktır. Bunlar Pranayama’nın çeşitli fonksiyonlarıdır. Onların da yavaş yavaş ve adım adım öğrenilmesi gerekir; gördüğünüz gibi Raja Yoga’nın tüm faaliyet alanı; Prana’nın farklı boyutlarında kontrol sağlamayı ve yönlendirmeyi öğretmektir. Bir insan enerjilerini konsantre ettiğinde, bedenindeki Prana’ya hakim olur. Bir insan meditasyon yaparken aslında Prana’ya da konsantre olur.

 

Bir okyanusta dağ gibi dev dalgalar vardır, sonra daha küçük dalgalar ve sonra daha da küçük, ta ki ufak kabarcıklara gelinceye kadar fakat bunların hepsi sonsuz okyanustur. Kabarcık sonsuz okyanusa bir uçta bağlıdır ve dev dalga ise diğer uçta. O halde, biri dev bir insan olabilir ve diğeri küçük bir kabarcık olabilir fakat her biri o sonsuz enerji okyanusuna bağlıdır ve bu da var olan her varlığın doğuştan gelen hakkıdır. Hayatın olduğu her yerin arkasında sonsuz enerji deposu vardır. Mantar olarak başlayıp mikroskobik kabarcığa gelinceye kadar, o sonsuz enerji deposundan beslenerek şekil yavaş yavaş değişir ve zaman içerisinde bitki haline, sonra hayvan, sonra insan ve en sonunda Tanrı haline gelir. Buna milyonlarca eon içerisinde ulaşılır fakat zaman nedir ki? Hızın artışı ve mücadelenin artışı, zaman uçurumuna köprü olabilir. Normalde ulaşılması uzun zaman süren bir şey, faaliyetin yoğunluğu ile kısaltılabilir, diyor Yogi. Bir insanın Deva haline gelmesi, evrende var olan bu sonsuz enerjiyi yavaş yavaş çekerek belki de yüz binlerce yıl sürecektir ve sonra belki de daha yüksek hale gelmek için beş yüz bin yıl geçecektir ve belki de mükemmel hale gelmesi için milyonlarca yıl geçmesi gerekecektir. Fakat gelişim hızlı olursa süre kısalacaktır. Yeterli çaba gösterildiğinde bu mükemmelliğe ulaşmak, neden altı ay veya altı yıl içinde mümkün olmasın? Sınır yoktur. Mantık bunu gösterir. Eğer bir makine, belirli miktardaki kömür ile saatte iki mil giderse, o aynı mesafeyi daha fazla kömür ile daha az zamanda alacaktır. Benzer şekilde, neden ruh kendi faaliyetini yoğunlaştırarak bu hayatta mükemmelliğe ulaşmasın? Tüm varlıklar en sonunda o hedefe ulaşacaktır, bunu biliyoruz. Fakat kim tüm bu milyonlarca eon boyunca beklemeyi ister? Neden ona hemen, bu bedende, bu insan şeklinde ulaşmayalım? Neden ben sonsuz bilgiye, sonsuz güce şimdi sahip olmayayım?

 

Yogi’nin ideali, tüm Yoga biliminin amacı; bir noktadan diğerine yavaş yavaş ilerlemeyi ve tüm insan ırkının mükemmelleşmesini beklemeden, özümseme gücünü yoğunlaştırarak, mükemmelliğe ulaşma zamanını kısaltmayı öğretmektir. Dünyanın tüm büyük peygamberleri, azizleri ve bilgeleri ne yaptılar? Onlar bir hayat süresinde insanlığın bütün hayatını yaşadılar, sıradan insanlığın mükemmelliğe ulaşması için gereken zamanı tersine çevirdiler. Bir hayat içerisinde kendilerini mükemmelleştirdiler, onların bundan başka bir düşüncesi olmadı, onlar asla başka bir fikir için yaşamadılar ve bu şekilde yol onlar için kısaldı. Konsantrasyon ile kastedilen budur; özümseme gücünü yoğunlaştırmak ve bu şekilde süreyi kısaltmak. Raja Yoga bize bu konsantrasyon gücünün nasıl kazanılacağını gösteren bilimdir.

 

Pranayama’nın ruhçulukla ilgisi nedir? Ruhçuluk da Pranayama’nın bir tezahürüdür. Eğer dünyadan ayrılan ruhlar varsa ve biz onları göremiyorsak, kuvvetle muhtemeldir ki; bizim göremediğimiz, hissedemediğimiz, dokunamadığımız yüzlerce ve milyonlarcası yanımızdadır. Biz durmadan onların bedenlerinin içinden tekrar ve tekrar geçeriz ve onlar da bizi görmez veya hissetmez. Bu daire içinde daire gibidir, evren içinde evren. Bizim beş duyumuz var ve biz Prana’yı belirli bir titreşim ile betimliyoruz. Aynı titreşim halindeki tüm varlıklar birbirini görür fakat Prana’yı daha yüksek bir titreşim halinde betimleyen varlıklar varsa onlar burada görülmeyecektir. Biz bir ışığın kuvvetini, o bizim için görünmez oluncaya kadar arttırabiliriz fakat gözleri çok güçlü olan varlıklar olabilir ve onlar böyle bir ışığı görebilirler. Ve eğer onun titreşimleri çok düşükse, biz ışığı görmeyiz fakat onu gören hayvanlar olabilir- kediler ve baykuşlar gibi. Bizim görüş alanımız, bu Prana’nın titreşimlerinin sadece bir boyutudur. Örneğin bu atmosferi ele alın; o üst üste katmanlardan oluşur fakat dünyaya yakın olan katmanlar yukarıdakilerden daha yoğundur ve daha derine giderseniz atmosfer daha ve daha ince hale gelir. Veya okyanusu ele alın; derine gittikçe suyun basıncı artar ve denizin dibinde yaşayan hayvanlar asla yukarı çıkamazlar aksi takdirde basınç yüzünden parçalara ayrılırlar.

 

Evreni de, Prana’nın çeşitli titreşim derecelerinin katman katman durduğu bir esir okyanusu gibi düşünün; merkezden uzaklaştıkça titreşimler daha azdır ve merkeze yaklaştıkça bu titreşimler daha ve daha hızlıdır, her bir titreşim katmanı bir boyutu oluşturur. Sonra, bu titreşim alanlarının da çeşitli boyutlara bölündüğünü düşünün, milyonlarca mil boyunca bir titreşim kümesidir ve sonra milyonlarca mil boyunca daha yüksek başka bir titreşim kümesidir ve bu böyle devam eder. Bu nedenle, belirli bir titreşim boyutunda yaşayanlar birbirlerini görme gücüne sahip olacak fakat yukarısındakileri göremeyecektir. Yine de mikroskop ve teleskop ile görüş alanımızı genişletebiliriz, benzer şekilde Yoga ile kendimizi başka bir boyutun titreşim haline getirebiliriz ve bu şekilde orada ne olduğunu kendimiz görebiliriz. Bu odanın görmediğimiz varlıklarla dolu olduğunu düşünün. Onlar Prana’nın belirli bir titreşimini temsil eder, biz ise bir başkasını. Onların hızlı bir titreşim boyutunu ve bizim de bunun tam tersini temsil ettiğimizi düşünün ancak onların oluştuğu madde de Prana’dır, bizimki de. Hepsi aynı Prana okyanusunun parçalarıdır, tek fark titreşim oranlarıdır. Eğer ben kendimi hızlı titreşime getirebilirsem, bu boyut benim için bir anda değişecektir ve o zaman ben sizi artık göremem, siz kaybolursunuz ve onlar görünür. Bazılarınız belki de bunun doğru olduğunu biliyorsunuz. Zihnin daha yüksek bir titreşim haline getirilmesi Yoga’da tek bir kelime ile ifade edilmiştir; Samadhi. Tüm bu yüksek titreşim halleri, zihnin süperbilinç titreşimleri, o tek kelimede toplanmıştır; Samadhi ve Samadhi’nin düşük halleri bize bu varlıkların vizyonlarını verir. En yüksek Samadhi hali, Gerçeği gördüğümüz, tüm bu çeşitli varlık derecelerini oluşturanı gördüğümüz zamandır ve işte o kil parçası bilindiğinde biz evrendeki tüm killeri biliriz.

 

O halde görüyoruz ki; Pranayama ruhçuluktaki gerçekleri bile içeriyor. Benzer şekilde görürsünüz ki; herhangi bir mezhep veya herhangi bir insan grubu, okült ve gizemli veya saklı bir şeyleri araştırıyorsa, onların yaptığı şey aslında bu Yoga’dır, Prana’yı kontrol etme girişimidir. Ve göreceksiniz ki; her nerede sıra dışı bir güç görünüyorsa o, bu Prana’nın tezahürüdür. Fiziksel bilimler bile Pranayama’ya dahil edilebilir. Buhar makinesini çalıştıran nedir? Buhar aracılığı ile etkiyen Prana. Tüm bu elektriksel fenomenler Prana değilse nedir? Fiziksel bilim nedir? Fiziksel bilim, dışsal araçlar kullanan Pranayama bilimidir. Kendisini zihinsel güç olarak tezahür ettiren Prana, ancak zihinsel araçlarla kontrol edilebilir. Pranayama’nın, Prana’nın fiziksel tezahürlerini, fiziksel araçlar kullanarak kontrol etmeyi amaçlayan kısmına fiziksel bilim adı verilir ve Prana’nın zihinsel kuvvet şeklindeki tezahürünü zihinsel araçlar kullanarak kontrol etmeyi amaçlayan kısım ise Raja Yoga’dır.

 

 

 

BÖLÜM 4

 

                                 PSİŞİK PRANA

 

Yogilere göre, omurgada iki sinir akımı vardır; Pingala ve İda. Ayrıca omurga boyunca uzanan ve Suşumna adı verilen ve boşluktan oluşan bir kanal vardır. Bu kanalın alttaki ucunda, Yogilerin “Kundalini Lotus”u adını verdiği şey vardır ve onlar bunu Yogilerin sembolik dilinde üçgen şekli ile betimlerler. Burada Kundalini gücü sarmal halde bulunur. O Kundalini uyandığında, bu boşluk kanalından bir yol bulmak için uğraşır ve adım adım yükseldikçe zihnin katmanları birbiri ardına açılır ve tüm çeşitli vizyonlar ve muhteşem güçler Yogi’ye gelmeye başlar. Ve zihne ulaştığında, Yogi artık bedenden ve akıldan tamamen ayrılmıştır, ruh artık özgürdür. Omurganın özel bir yapıya sahip olduğunu biliyoruz. Yatay sekiz şeklini ele alalım (∞), ortada birleşen iki kısım olduğunu görüyoruz. Eğer bu sekizleri ardı ardına eklerseniz, bu omurgayı temsil edecektir. Soldaki İda’dır ve sağdaki ise Pingala. Ve omuriliğin merkezinden geçen boşluk kanal da Suşumna’dır. Omuriliğin bittiği bel omurlarında, ince bir lif aşağı doğru uzanır ve bu kanal o lifin içinde bile- çok ince halde olsa da devam eder. Kanal alt ucunda, kuyruksokumu pleksus civarında sona erer ve bu modern fizyolojiye göre de üçgen şeklindedir. Merkezleri omurga kanalı boyunca uzanan çeşitli pleksuslar, Yogi’nin çeşitli “lotus”larını temsil eder.

 

Yogi bu merkezleri kavramaya, temel olan Muladhara ile başlar ve Sahasrara yani beyindeki bin taçyapraklı lotus ile bitirir. O halde, eğer bu pleksusların lotuslarla temsil edildiğini düşünürsek, Yogi’nin görüşü modern fizyoloji diliyle de kolayca anlaşılabilir. Bu sinir akımlarında iki çeşit hareket olduğunu biliyoruz; birisi içeri götüren ve diğeri ise dışarı götürendir, biri duyusal diğeri motordur, biri merkezcildir ve diğeri merkezkaçtır. Biri duyuları beyne taşır ve diğeri onları beyinden dış bedene aktarır. Bu titreşimler uzun vadede beyin ile de bağlantılıdır. İleride gelecek olan açıklama için yolu temizlemek adına, diğer pek çok gerçeği de bilmemiz gerekir. Omurilik beyinde, bir çeşit yumru olan omurilik soğanında sona erer. O beyine bağlı değildir fakat beyindeki bir sıvının içinde yüzer ve bu şekilde beyne bir darbe geldiğinde bu darbenin kuvveti o sıvı içinde dağılacak ve omurilik soğanına zarar vermeyecektir. Bu hatırlanması gereken önemli bir noktadır. İkinci olarak bilmemiz gerekir ki; tüm merkezlerin içinde özellikle hatırlamamız gereken üç tanesi şunlardır: Muladhara (temel), Sahasrara (beyindeki bin taçyapraklı lotus) ve Manipura (göbekteki lotus).

 

Bundan sonra fizikten bir konuyu ele alacağız. Hepimiz elektriği ve onunla bağlantılı pek çok diğer kuvvetin varlığını biliyoruz. Fakat elektriğin ne olduğunu kimse bilmiyor fakat bilindiği kadarıyla; o bir çeşit harekettir. Evrende çeşitli diğer hareketler de vardır; peki onlarla elektrik arasındaki fark nedir? Bu masanın hareket ettiğini düşünün- masayı oluşturan moleküller farklı yönlerde hareket eder ve eğer aynı yönde hareket etmeleri sağlanırsa bu elektrik aracılığıyla olacaktır. Elektrik hareketi bir kütlenin moleküllerinin aynı yönde hareket etmesini sağlar. Eğer bu odadaki tüm hava molekülleri aynı yönde hareket ettirilse, bu durum odanın elektriğinden dev bir akümülatör oluşmasını sağlayacaktır. Fizyolojinin hatırlamamız gereken bir diğer noktası da; solunum sistemini düzenleyen merkezin, nefes sisteminin de sinir akımları sistemi üzerinde böyle bir kontrol etkisi olduğudur.

 

Şimdi neden nefes egzersizi yapıldığını göreceğiz. Ritmik nefesle bedendeki tüm moleküllerin aynı yönde hareket etmeleri sağlanır. Akıl iradeye dönüştüğünde, sinir akımları da elektriğe benzer bir harekete dönüşür zira sinirlerin elektrik akımlarının etkisi altında polarize oldukları kanıtlanmıştır. Bu ise iradenin elektrik akımlarına dönüştüğünde, elektrik benzeri bir şey haline geldiğini gösterir. Bedenin tüm hareketleri tamamen ritmik hale geldiğinde, beden sanki büyük bir irade akümülatörüne dönüşür. Bu muazzam irade, tam olarak Yogi’nin istediği şeydir. İşte bu nefes egzersizinin açıklamasıdır. Bu egzersiz bedene ritmik bir hareket getirir ve solunum merkezi aracılığıyla diğer merkezleri kontrol etmemize yardım eder. Pranayama’nın hedefi; Muladhara’da bulunan ve Kundalini olarak adlandırılan sarmal gücü uyandırmaktır.

 

Gördüğümüz veya hayal ettiğimiz her şeyi uzay içinde algılarız. Bu Mahakaşa veya elemental uzay olarak adlandırılan uzaydır. Bir Yogi başka bir insanın düşüncelerini okuduğunda veya duyularüstü nesneleri algıladığında onları; Çittakaşa, mental uzay adı verilen başka bir çeşit uzayda görür. Algı tamamen nesnesiz hale geldiğinde ise ruh kendi doğası ile parlamaya başlar ve bu da Çidakaşa veya bilinç uzayıdır. Kundalini uyandığında ve Suşumna kanalına girdiğinde, tüm algılar mental uzaydadır. Kanalın sonuna ulaştığında ve beyne açıldığında ise nesnesiz algılama, bilinç uzayındadır. Elektrik örneği ele alınırsa, insanın bir akımı ancak bir tel üzerinden gönderebildiğini görürüz, oysa doğa muazzam akımları göndermek için hiçbir tele ihtiyaç duymaz. Bu ise telin aslında gerekli olmadığını kanıtlar fakat biz bunu başaramadığımız için teli kullanmak zorunda kalırız.

 

Benzer şekilde bedendeki tüm duyular ve hareketler de beyne ve oradan dışarıya, sinir lifleriyle gönderilir. Omurilikteki duyusal ve motor lifler, Yogi’lerin İda ve Pingala’sıdır. Onlar, içeri götüren ve dışarı götüren akımların dolaştığı temel kanallardır. Fakat neden zihin de herhangi bir tel olmaksızın aktarım yapamasın? Bunun doğada yapıldığını görüyoruz. Yogi diyor ki; eğer bunu yapabiliyorsanız, siz maddenin bağlarından kurtulmuşsunuz demektir. Peki bu nasıl yapılır? Eğer siz akımın, omurganın ortasındaki kanal olan Suşumna içinden geçmesini sağlayabilirseniz problemi çözmüşsünüz demektir. Akıl, bu sinir sistemi ağını kurmuştur ve şimdi de kendisi onu kırmalıdır, o zaman tellere gerek kalmayacaktır. Ancak o zaman bedenin bağlarından kurtuluruz ve o zaman tüm bilgi bize gelir, işte bu nedenle Suşumna’yı kontrol etmek bu kadar önemlidir. Eğer biz boşluk kanalından, herhangi bir sinir lifi tel görevi görmeksizin mental bir akım gönderebilirsek, diyor Yogi, o zaman problem çözülmüştür ve o bunun yapılabileceğini de söyler.

 

Bu Suşumna sıradan insanlarda en düşük halinde kapalı durumdadır ve hareketsizdir. Yogi, onun açılmasını ve böylece içinde sinir akımlarının dolaşmasını sağlayacak bir alıştırma önerir. Bir duyu merkeze taşındığı zaman merkez reaksiyon verir. Otomatik merkezler için bu reaksiyonu hareket izler, bilinçli merkezler için ise bunu önce algı sonra hareket izler. Algı, dışarıdan gelen harekete verilen reaksiyondur. Öyleyse rüyalarda algılama nasıl mümkün oluyor? O durumda dışarıdan gelen bir hareket yok. Bu durumda, duyusal hareketler bir yerlerde sarmal halde kalmıştır. Örneğin; ben bir şehri görüyorum; bende o şehirle ilgili oluşan algı, o şehri oluşturan dışsal nesnelerin getirdiği duyulara karşı oluşan reaksiyondan ibarettir. Başka bir deyişle, taşıyıcı sinirlerdeki hareket, beyin moleküllerinde belirli bir hareketi başlatır. Taşıyıcı sinirlerdeki bu hareket de, şehirdeki dışsal nesneler tarafından başlatılmıştır. Çok uzun zaman sonra bile ben bu şehri hatırlayabilirim. Bu hatırlama süreci tamamen aynı olaydır, sadece ona göre daha hafiftir. Fakat beyindeki benzer titreşimleri başlatan hareket nereden gelir? Elbette ki temel duyulardan değil. Bu nedenle duyular bir yerlerde sarmal halde kalır ve onların harekete geçmesiyle bizim rüya algısı dediğimiz reaksiyonu ortaya çıkar.

 

İşte bu kalıntı duyuların sarmal halde depolandığı yere Muladhara, kök hazne denir ve hareketin sarmal enerjisine de Kundalini adı verilir. Kalıntı motor enerjinin de aynı merkezde depolanması olasıdır zira derin çalışmalardan ve meditasyondan sonra bedende Muladhara’nın bulunduğu bölge (kuyruksokumu pleksus) ısınır. Eğer sarmal enerji uyanır ve aktif hale getirilirse ve Suşumna kanalında bilinçli olarak dolaşmaya başlarsa, birbiri ardına merkezleri etkileyecek ve muazzam bir reaksiyon oluşacaktır.

 

O enerjinin küçük bir parçası sinir lifleri boyunca dolaşmaya ve merkezlerin reaksiyona geçmesini sağlamaya başladığında, bunun sonucunda oluşan algı; ya bir rüya ya da hayaldir. Fakat uzun süren meditasyon sonucunda büyük bir enerji kütlesi Suşumna içinde dolaşmaya ve merkezleri etkilemeye başladığında oluşan reaksiyon muazzamdır, rüya veya hayalde olduğundan çok daha üstündür, duyu algılarının reaksiyonlarından çok çok üstündür. Bu duyularüstü algıdır. Ve o tüm duyuların metropolü olan beyne ulaştığında, tüm beyin reaksiyona geçer ve bunun neticesinde gelen aydınlanma alevidir, ÖzBen’in algılanmasıdır. Bu Kundalini gücü bir merkezden diğerine, bir katmandan diğerine dolaşırken sanki açılır ve bu evren Yogi tarafından ince veya nedensel şekli ile algılanır. Ancak o zaman bu evrenin nedenleri, hem duyular hem de reaksiyonlar anlamında bilinir hale gelir ve aynı şekilde tüm bilgiye ulaşılır. Nedenler bilindiğinde neticeler de mutlaka bilinecektir.

 

Kundalini’nin uyandırılması, Tanrısal Bilgeliğe, süperbilinç algısına, ruhun idrak edilmesine ulaşmanın tek yoludur. Bu uyanma çeşitli şekillerde olabilir; Tanrı’ya duyulan sevgi ile, mükemmelleşmiş bilgelerin merhameti ile veya filozofun analitik irade gücü ile. Her nerede doğaüstü güç veya bilgelik olarak adlandırılan bir şey varsa, orada mutlaka küçük bir Kundalini akımı Suşumna içinde kendine bir yol bulup çıkmıştır. Sadece, bu durumların çoğunda insanlar, sarmal haldeki Kundalini’nin çok küçük bir parçasını özgür bırakacak bir şeyleri tesadüfen ve bilmeden yapmışlardır. Tüm ibadetler, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, bu sonuca götürür. Dualarına yanıt aldığını düşünen insan aslında bunun kendi doğasından geldiğini, zihinsel bir alıştırma olan dua ile kendi içinde sarmal halde duran bu sonsuz gücün bir parçasını uyandırdığını bilmez. Yogi, insanların cahilce çeşitli adlar vererek, korku ve keder ile ibadet ettiği şeyin her varlıkta bulunan gerçek güç olduğunu, ebedi mutluluğun annesi olduğunu ve öğrenilmesi gereken şeyin; ona nasıl ulaşacağımız olduğunu tüm dünyaya ilan eder. Raja Yoga din bilimidir, o tüm ibadetlerin, tüm duaların, tüm ayinlerin ve mucizelerin mantığıdır.

 

 

 

BÖLÜM 5

 

                PSİŞİK PRANA’NIN KONTROLÜ

 

Şimdi Pranayama’daki egzersizlere geçelim. Yogilere göre ilk adımın, akciğerlerin hareketini kontrol etmek olduğunu gömüştük. Bizim yapmak istediğimiz; bedende olan ince devinimleri hissetmektir. Akıllarımız dışa bakar hale gelmiştir ve bu nedenle o içerideki ince devinimleri göremez. Eğer biz o devinimleri hissetmeye başlarsak, onları kontrol etmeye de başlayabiliriz. Bu sinir akımları tüm bedeni dolaşır, her kasa hayat ve canlılık verir fakat biz onları hissedemeyiz. Yogi ise bunu öğrenebileceğimizi söyler. Nasıl? Akciğerlerin hareketini ele alıp onu kontrol ederek, belirli bir süre sonra ince hisleri de kontrol eder hale geliriz.

 

Şimdi Pranayama’daki egzersizlere gelelim. Dik oturun; beden daima dik olmalıdır. Omurilik omurgaya bitişik değildir, onun içinden geçer. Eğer eğri oturursanız omuriliğinizi rahatsız edersiniz. Eğri oturarak meditasyon yapmaya çalıştığınız her zaman siz kendinize zarar veriyorsunuz. Bedenin şu üç parçası; göğüs, boyun ve baş daima tek bir çizgide dik olarak tutulmalıdır. Biraz alıştırma yaptıktan sonra bunun size kolay nefes sağladığını göreceksiniz. İkinci şey ise sinirleri kontrol etmektir. Solunum organlarını kontrol eden sinir merkezlerinin, diğer sinirler üzerinde bir çeşit kontrol etkisi olduğunu söylemiştik ve bu nedenle ritmik nefes gereklidir. Bizim genellikle kullandığımız nefes, aslında nefes bile değildir. Ayrıca kadın ve erkek arasında bazı doğal nefes alma farklılıkları da vardır. Birinci ders; ölçülü bir şekilde nefes almaktır, içeri ve dışarı. Bu tüm sistemi armonize edecektir. Bir süre bunu uyguladıktan sonra, bu egzersize “Om” kelimesinin veya başka bir kutsal kelimenin tekrarını eklemeniz çok iyi olur. Hindistan’da biz; bir, iki, üç, dört diye saymaktansa birtakım sembolik kelimeler kullanıyoruz. Pranayama’ya; “Om” veya başka bir kutsal kelimeyi eklemenizi tavsiye etmemin nedeni bu