H i n t   S p i r i t ü a l   K ü l t ü r   v e   Y o g a   W E B   S i t e s i

      
 
   Ana sayfa
      
    Yoga Kültürü
 
   Vedalar ve Neo-Vedanta
    
    Avatar Şri Ramakrişna
  
    Swami Vivekananda
 
     Karma Yoga
  
     Jnana Yoga
  
     Bhakti Yoga
   
     Raja Yoga
   
     Pratik Vedanta
    
     Diğer Eserleri
          
    Kütüphane
  
    Resim Galerisi
  
    Linkler
 
 
   E-mail
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
   
 
   
  
  
 
 
       
      

 

        KARMA YOGA          

     

KARMA YOGA NE İŞE YARAR?

TERCÜMANIN ÖNSÖZÜ

Bu dünyada yaşarken bu dünyadan özgür olmak. Böyle bir şey mümkün mü? Eğer mümkün ise nasıl? Bütün insanların yüreğinde kimi zaman öne çıkan kimi zaman gizli kalan fakat hep sorulan o aynı sorudur. Nasıl özgür olabilirim?  Özgürlük tüm insanların içindeki idealdir. Hepimiz bu dünyanın bizi sıkıştıran, sınırlayan ve bağlayan koşullarını çok iyi biliyoruz ve bunu her gün yaşıyoruz. Hepimiz bu dünya makinesinin çarkları arasında kaldığımızı idrak ediyor ve bir çıkış yolu arıyoruz. Kendi kendimize; “Hiç çıkış yok mu? Yaşam bundan ibaret olamaz.” diye soruyoruz. Bazılarımız bunu tam olarak idrak edemese ve bu dünyanın sunduklarıyla yetiniyormuş gibi görünse de aslında hepimiz bilinçli veya bilinçsizce o aynı arayış içindeyiz ve aslında hepimiz farkında olsak da olmasak da o Hedefe, Özgürlüğe doğru gidiyoruz. Bazıları özgürlüğü bu dünya içinde istediği gibi hareket edebilmek olarak algılıyor. Oysa Gerçek Özgürlük, bu dünyada yaşarken bu dünyanın sınırlamalarından, tutsaklığından ve üzerimizde oluşturduğu bağlardan kurtulmaktır.

Karma Yoga bize o Yüce Hedefe ulaşmanın son derece pratik yolunu gösteriyor ve en hızlı şekilde bizi o Hedefe götürüyor. Entelektüel çalışmalara, yoğun araştırmalara, sonuçları görmek için uzun süre beklemeye gerek yok. O, evrendeki her şey gibi hemen kendi neticesini üretiyor. Karma Yoga’nın özünü tam olarak idrak ettikten sonra onu uygulamak son derece pratik ve basittir.

Her ne kadar hepimiz aynı hedefe doğru koşuyor olsak da dünya içinde savrularak yoluna devam edenlerin yolu uzun, zor ve engellerle doludur. Gerçek Hedefi idrak etmeden ilerleyenler bu dünyanın çeşitli patikalarına dalar, Gerçek Işık Yol’unu kaybeder ve belki de karanlıklarda kaybolup giderler. Karma Yoga ise bize Hedefe giden en kısa yolu – iş, çalışma, hareket Yolu’nu gösteren bir araçtır.

Karma Yoga için yaş veya hastalık sınırı yoktur. Dünyada ilk adımlarını atan çocuktan dünyaya elveda diyen ihtiyara kadar her yaştaki kadınlar ve erkekler, bu çağın en önemli ve uygulanması en kolay Yoga’sından sonsuza kadar çok ama çok faydalanabilirler!

Yüce Bilge Swami Vivekananda, binlerce yıl önce insanlığa verilen bu muazzam bilgiyi bu kitapta bize en öz haliyle sunuyor ve bizi özgürlüğe, bilgeliğe ve sonsuz sevince davet ediyor.

O Yüce Hedefe giden Işık Yolunda, Sevgili Vivekananda’nın aydınlatan Işığının altında coşku ve sevinç içinde ilerlemek umuduyla…

 Nimedita Sarasvati

 

 

SWAMİ VİVEKANANDA

 

KARMA YOGA

 

 

1          KARMA VE ONUN KARAKTER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ       

 

2          HERKES KENDİ YERİNDE BÜYÜKTÜR                                 

 

3          ÇALIŞMANIN SIRRI                                                                   

 

4          GÖREV NEDİR?

 

5          BİZ KENDİMİZE YARDIM EDİYORUZ, DÜNYAYA DEĞİL

 

6          BAĞLI OLMAMAK KENDİNİ TAMAMEN İNKAR ETMEKTİR   

 

7          ÖZGÜRLÜK                                                                                   

 

8          KARMA YOGA’NIN İDEALİ                                                      

 

 

 

BÖLÜM 1

 

KARMA VE ONUN KARAKTER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

 

Karma kelimesi, Sanskritçe’deki Kri-yapmak kelimesinden gelir; tüm hareketler ve eylemler karmadır. Teknik açıdan bu kelime yapılan hareketlerin ve eylemlerin neticeleri anlamına da gelir. Metafizikle bağlantısı açısından ise; nedenlerinin geçmişteki eylemlerimiz ve hareketlerimiz olduğu neticeler anlamına gelir. Fakat biz Karma Yoga’da, karma kelimesini iş, çalışma anlamıyla kullanacağız.

 

İnsanlığın hedefi bilgidir. Bu, Doğu Felsefesi tarafından önümüze koyulan bir idealdir. İnsanın hedefi mutluluk değil bilgidir. Mutluluğun ve hazzın bir sonu vardır ve mutluluğun hedef olduğunu düşünmek hatadır. Dünyadaki tüm acıların nedeni; insanların, aptalca mutluluğun uğruna mücadele edilmesi gereken bir ideal olduğunu düşünmeleridir. Bir süre sonra insan, esas hedefinin mutluluk değil bilgi olduğunu, hem mutluluğun hem de acının büyük öğretmenler olduğunu ve mutluluktan olduğu kadar acıdan da öğrendiğini fark eder. Mutluluk ve acı insan ruhunun önünden geçerken, onun üzerinde farklı resimler bırakır ve bu izlenimlerin sonucu, insanın “karakter”i olarak adlandırılan şeydir. Herhangi bir insanın karakterini ele aldığınızda, onun kişinin eğilimlerinin ve yatkınlıklarının toplamı olduğunu, üzüntü ve sevincin ise o karakterin oluşumunda eşit faktörler olduğunu görürsünüz. Mutluluk ve acı, karakteri şekillendirmede eşit paya sahiptir ve bazı durumlarda acı mutluluktan daha iyi bir öğretmendir. Dünyanın ürettiği büyük karakterler incelendiğinde rahatlıkla söyleyebilirim ki; çoğu durumda mutluluktan çok acı ve zenginlikten çok yoksulluk daha öğretici olmuş, onların içsel ateşlerini övgülerden çok darbelerin ortaya çıkarmıştır.

 

Bilgi ise insanın içinde mevcuttur. Hiçbir bilgi dışarıdan gelmez, hepsi insanın içindedir. Bir insanın ”bildiği” veya “öğrendiği” şey demek; aslında onun sonsuz bilgi madeni olan ruhunun perdesini kaldırdığında keşfettiği şey demektir. Newton’un yerçekimini keşfettiğini söyleriz. Peki yerçekimi bir köşede oturup onu mu bekliyordu? O zaten Newton’un aklının içindeydi, zamanı geldi ve o bunu keşfetti. Dünyanın şimdiye kadar edinmiş olduğu tüm bilgi akıldan gelir, evrenin sonsuz kütüphanesi sizin kendi aklınızdır. Dış dünya sadece aklınızı incelemenize yol açan öneriler ve koşulları oluşturur fakat tüm araştırmalarınızın öznesi daima sizin kendi aklınızdır. Bir elmanın düşmesi Newton’a bir öneri verdi ve o bunun üzerine kendi aklını incelemeye başladı, aklındaki tüm önceki düşünce bağlarını inceledi ve onların arasında “yerçekimi kanunu” olarak adlandırdığımız yeni bir bağ olduğunu keşfetti. Bu ne elmadaki ne de dünyanın merkezindeki bir şeyin içindeydi. İşte bu nedenle, dünyevi veya ruhsal tüm bilgiler insan aklının içindedir. Çoğu durumda bu bilgiler keşfedilmemiştir, bir perde ile örtülüdür ve bu perde yavaşça aralanmaya başladığında “öğreniyoruz” deriz. Bilginin ilerlemesi ise bu perdenin aralanmasıyla sağlanır. Bu perdenin aralanmaya başladığı insana; daha çok bilen insan, üzerinde kalın bir perde olan insana; cahil insan denir. Ve bu perdenin tamamen yok olduğu insana ise her şeyi bilen, bilge insan denir. Pek çok bilge insan var olmuştur ve inanıyorum ki gelecek dönemlerde de sayısız çok bilge insan var olacaktır.

 

Bir parça çakmaktaşının içindeki ateş gibi, bilgi de aklın içinde mevcuttur. Öneri ise onu ortaya çıkaran sürtünmedir. Eğer kendimizi sakince incelersek, aynı şekilde tüm duygu, eylem ve hareketlerimizin de; göz yaşlarımızın ve gülümsemelerimizin, neşelerimizin ve üzüntülerimizin, ağlamamızın ve gülmemizin, lanetlerimizin ve kutsamalarımızın, övgülerimizin ve suçlamalarımızın, bunların her birinin birçok darbe neticesinde içimizden ortaya çıktığını görürüz. Bunların neticesi ise bizim ne olduğumuzdur. İşte tüm bu darbelere karma- iş, eylem denir. Kelimenin en geniş anlamıyla karma; ruhun maruz kaldığı her bir zihinsel veya fiziksel darbe sonucunda, sanki içerdeki ateşin ortaya çıkması gibi, içerdeki gücün ve bilginin keşfedilmesidir. İşte bu nedenle hepimiz daima karma yapıyoruz. Ben sizinle konuşuyorum; bu karmadır. Siz dinliyorsunuz; bu karmadır. Nefes alıyoruz; bu karmadır. Yürüyoruz; bu karmadır. Yaptığımız her fiziksel veya zihinsel şey karmadır ve o üzerimizde izlerini bırakır.

 

Çok sayıda küçük işin birleşiminden, toplamından oluşan birtakım işler vardır. Deniz kıyısında durup kıyıya vuran dalgaların sesini duyduğumuzda, bunun ne büyük bir ses olduğunu düşünürüz. Ve biliriz ki; her bir dalga milyonlarca ve milyonlarca minik dalganın birleşmesinden oluşur. Bu dalgaların her biri bir ses çıkarır fakat biz duymayız, onları ancak birleşip büyük bir dalga oluşturduklarında duyabiliriz. Benzer şekilde, kalbimizin her atışı da bir harekettir. Bazı hareketleri somut olarak hissederiz ve bu hareketler de bir çok küçük hareketten oluşur. Eğer bir insanın karakterini gerçekten değerlendirmek istiyorsanız, onun büyük işlerine bakmayın. Her aptal günün birinde kahraman olabilir. İnsanın en sıradan eylemlerini, hareketlerini izleyin, onlar size büyük bir insanın gerçek karakteri hakkında fikir verecektir. Büyük fırsatlar, en düşük insanı bile bir çeşit yüceliğe sevk edebilir, fakat sadece nerede olursa olsun karakteri her zaman değişmeden yüce olan insan, gerçekten büyük bir insandır.

 

Karma, karakter üzerindeki etkisi açısından, insanoğlunun baş etmesi gereken en muazzam güçtür. İnsan sanki bir merkezmiş gibi evrenin tüm güçlerini kendine doğru çeker ve bu merkezde bunları tekrar ve tekrar eriterek, büyük bir akım olarak geri gönderir. Böyle bir merkez ise gerçek insandır, yüce ve her şeye kadir olandır ve o bütün evreni kendine doğru çeker. İyi ve kötü, acı ve mutluluk, bunların hepsi ona doğru koşar ve onun etrafında döner. Ve o bunlardan karakter denilen büyük bir akım oluşturarak hepsini dışarı atar. Onun her şeyi içeri çekme gücü olduğu gibi her şeyi dışarı atma gücü de vardır.

 

Dünyada gördüğümüz tüm eylemler, insan toplumundaki tüm hareketler, etrafımızdaki bütün işler, düşüncenin ve insan iradesinin ortaya çıkışıdır. Makineler, aletler, şehirler, gemiler veya savaşçılar, bunların hepsi insan iradesinin ortaya çıkışıdır ve bu iradenin nedeni karakterdir. Karakter ise karma tarafından üretilir. Karma nasılsa, iradenin ortaya çıkışı da öyle olur. Dünyanın yetiştirdiği yüce iradeye sahip insanların hepsi muazzam işçiler olmuşlardır. Dünyaları yerinden oynatacak güçte iradeye sahip olan bu dev ruhlar, böyle bir iradeye çağlar ve çağlar boyunca ısrarla çalışarak sahip olmuşlardır. Budda veya İsa’nınki gibi dev bir irade, bir hayatta kazanılamaz, onların babalarının kim olduklarını biliyoruz. Babalarının, insanlığın iyiliği için bir kelime bile söylediği bilinmiyor. Joseph gibi milyonlarca ve milyonlarca marangoz gelmiş ve gitmiştir ve milyonlarcası da hala yaşamaktadır. Dünya üzerinde Budda’nın babası gibi milyonlarca önemsiz kral var olmuştur. Eğer sadece kalıtım söz konusu olsaydı, kendi hizmetçilerinin bile sözünü dinlemediği sıradan bir prensin, dünyanın yarısının ibadet ettiği bir oğul meydana getirmesini nasıl açıklayabilirdiniz? Bir marangozla, milyonlarca insanın Tanrı olarak ibadet ettiği oğlunun arasındaki uçurumu nasıl açıklayabilirsiniz? Bu durum kalıtım teorisi ile açıklanamaz. Peki Budda ve İsa’yı ortaya çıkaran dev irade nereden geldi? Bu güç birikimi nasıl oluştu? Bu güç çağlar ve çağlar boyunca zaten oradaydı, durmadan büyüyor ve gelişiyordu ta ki; toplumda Budda veya İsa olarak ortaya çıkıncaya kadar. Ve bu süreç bugüne kadar da devam ediyor.

 

Bunların hepsi karma, iş tarafından belirlenir. Hiç kimse kazanmadığı sürece bir şeyi elde edemez, bu sonsuz bir kanundur. Kimi zaman bunun böyle olmadığını düşünebiliriz fakat uzun vadede buna ikna oluruz. Bir insan zenginlik için tüm hayatı boyunca mücadele edebilir, binlerce kişiyi kandırabilir fakat sonunda zengin olmayı hak etmediğini idrak eder ve hayatı onun için sıkıntı ve dert kaynağı haline gelir. Fiziksel zevkimiz için bir şeyler toplamaya çalışabiliriz fakat sadece hak ettiğimiz ve sindirebildiğimiz şeyler gerçekten bizimdir. Aptal bir insan, dünyadaki tüm kitapları satın alabilir ve kütüphanesine koyabilir ama onların içinden sadece hak ettiklerini okuyabilecektir ve işte tüm bunlar karma tarafından belirlenir. Karmamız, neyi hak ettiğimizi ve neyi sindirebileceğimizi belirler. Ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz ve kendimizin her ne olmasını istiyorsak, bizim onu yapacak gücümüz vardır. Eğer şimdi ne olduğumuz, geçmişteki eylemlerimizin ve hareketlerimizin neticesi ise hiç şüphesiz bunun ardından, gelecekte olmak istediğimiz şeyi şimdiki eylemlerimizin ve hareketlerimizin belirleyeceği gelir. Öyleyse nasıl davranmamız gerektiğini bilmek zorundayız. Bu durumda şöyle sorular sorabilirsiniz: ”Nasıl çalışılacağını öğrenmenin ne faydası var? Bu dünyada herkes zaten o veya bu şekilde çalışıyor.” Fakat enerjilerimizi boşa harcamak diye bir şey de vardır. Bhagavad Gita, Karma Yoga‘nın akıllılık ile ve bilim gibi çalışmak olduğunu söyler. Kişi ancak nasıl çalışılacağını bilerek en büyük sonuçları elde edebilir. Bütün işlerin anlamının, ruhu uyandırmak için aklın zaten mevcut olan gücünü ortaya çıkarmak olduğunu unutmayın. Güç her insanın içindedir ve aynı şekilde bilgi de. Farklı işler ise bu güçleri ortaya çıkaran, bu devlerin uyanmasına neden olan darbelerdir.        

           

İnsan çeşitli motivlerle çalışır, motiv olmadan iş de olamaz. Bazı insanlar ünlü olmak ister ve şöhret için çalışır. Bazıları para ister ve para için çalışır. Bazıları güç ister ve güç için çalışır. Bazıları cennete gitmek ister ve bunun için çalışır. Ve bazıları ise, kimsenin ölmeden bir ünvan alamadığı Çin’de olduğu gibi, ataları için bir ünvan elde etmek isterler- ki bu sonuçta bizimkinden daha iyi bir yöntemdir-ve bunun için çalışır. Orada bir insan çok iyi bir şey yaptığında, ölmüş babasına ve büyük babasına bir soyluluk ünvanı verilir. Muhammed’i takip eden bazı mezheplerdeki birtakım insanlar ise bütün hayatları boyunca öldüklerinde gömülecekleri büyük bir mezara sahip olmak için çalışır. Orada çocuk doğar doğmaz onun için bir mezar hazırlanır ve bu onlara göre bir insanın yapması gereken en önemli iştir, mezarı ne kadar büyük ve gösterişli ise, o insanın da o kadar mutlu olacağı kabul edilir. Bazıları günahlarını affettirmek için kefaret ödemeye çalışır; bütün kötü şeyleri yapar ve ardından bir tapınak inşa eder veya papazı satın almak için ona bir şeyler vererek ondan cennete giriş pasaportu alırlar. Bu tarz hayırseverliğin kendilerini arındıracağını ve günahkarlıklarına rağmen sağ salim geçip gideceklerini düşünürler. İşte bunlar çalışma motivlerinin bazılarıdır.

 

Şimdi sadece çalışmak adına çalışma kavramını ele alalım. Her ülkede sadece çalışmak adına çalışan; şan ve şöhrete ve hatta cennete gitmeye bile aldırış etmeyen insanlar vardır. Onlar sadece iyilik için çalışırlar. Fakirlere iyilik yapan, insanlığa yardım eden ve yine yüce motivlerle hareket eden insanlar da vardır çünkü onlar iyilik yapmaya inanırlar ve iyiliği severler. Şan ve şöhret isteği nadiren hemen sonuç verir, genelde bu sonuç yaşlandığımızda ve hayatla artık işimiz bitmek üzere olduğunda gelir. Eğer bir insan fedakarca çalışıyorsa hiçbir şey kazanmaz mı? Aksine o en büyük faydayı kazanır. Fedakarlık daha karlıdır, sadece insanların bunu denemeye sabırları yoktur. Bu sağlık açısından da daha iyidir. Sevgi, gerçek ve fedakarlık sadece basit ahlaki terimler değildir, aksine onlar bizim en yüksek idealimizi oluşturur çünkü onların içinde gücün ortaya çıkışı mevcuttur. Bir insan beş gün veya en azından beş dakika bencilce bir motiv olmaksızın; geleceği, cenneti, cezalandırılmayı veya buna benzer herhangi bir şeyi düşünmeden çalışırsa, o insanın içinde yüce güç oluşmaya başlar. Bunu yapmak zordur fakat yüreklerimizin içinde bunun değerini ve getireceği iyiliği biliriz.

 

Bu muazzam hakimiyet, gücün en büyük ortaya çıkışıdır; kendine hakim olmak gücün tüm eylemlerden çok daha büyük bir göstergesidir. Dört atlı bir at arabası kontrolsüz olarak yokuştan aşağı yuvarlanabilir ya da sürücü atların hakimiyetini ele alabilir. Hangisi gücün daha büyük ortaya çıkışıdır, atları kendi haline bırakmak mı yoksa tutmak mı? Havaya fırlatılan bir savaş topu, uzunca bir yol alır ve sonra düşer. Bir diğeri ise uçuşu sırasında duvara çarpıp düşer ve bu çarpışma yoğun bir ısı üretir. Bencilce bir motivi izleyen tüm enerji boşa harcanır, gücü size döndürmez fakat kontrol altına alınırsa, gücün gelişmesine neden olur. Bu kendini kontrol etme, yüce bir iradeyi ve Budda ve İsa’yı ortaya çıkaran karakterleri meydana getirecektir. Aptal insanlar bu sırrı bilmezler ve yine de insanlığı yönetmek isterler. Bir aptal bile dünyayı yönetebilir eğer çalışırsa ve beklerse. Bırakın bir kaç yıl beklesin, bu aptalca yönetme düşüncesini kontrol altına alsın ve bu fikir tamamen yok olduğunda, o insan dünya üzerinde bir güç haline gelecektir. Hayvanların bazılarının birkaç adım ötesini görememesi gibi çoğumuz da birkaç yıl ötesini göremeyiz. Küçük, dar bir çember; işte bu bizim dünyamızdır. Ötesine bakmaya sabrımız yoktur ve bu nedenle kötü ve ahlaksız hale geliriz. Bu bizim zayıflığımız, güçsüzlüğümüzdür.

 

En düşük çalışma şekilleri dahi küçümsenmemelidir. Daha iyisini bilmeyen insan, bırakın bencilce sonuçlar için, şan ve şöhret için çalışsın fakat herkes daima daha ve daha yüksek motivlere doğru çabalamalı ve onları anlamaya çalışmalıdır. “Çalışmaya hakkımız var fakat onun meyvelerine değil.” Meyveleri önemsemeyin. Neden sonuçları dert edesiniz ki? Eğer bir insana yardım etmek istiyorsanız, asla onun size davranışının nasıl olacağını düşünmeyin. Büyük veya iyi bir iş yapmak istiyorsanız, sonuçların ne olacağını düşünerek kendinizi sıkıntıya sokmayın.

 

Bu çalışma idealinde zor bir soru ortaya çıkıyor: Yoğun aktivite gereklidir ve daima çalışmalıyız. Çalışmadan bir an bile yaşayamayız. O zaman geriye ne kalır? Hayatın bir yanı; dört bir yanımızı çevreleyen çalışma ve mücadeledir. Diğeri yanı ise; her şeyin sessiz ve huzurlu olduğu, sadece doğanın hayvanlarının, çiçeklerinin ve dağlarının olduğu sakin ve dingin vazgeçiş halidir. Bunlardan hiçbirisi mükemmel bir tablo değildir. Yalnızlığa alışmış insan, dünyanın karmaşası ile karşılaştığında, derin sularda yaşayan bir balığın yüzeye çıkarıldığında onu bütün olarak tutan suyun ağırlığından yoksun kaldığı için parçalanması gibi şok geçirebilir. Hayatın koşturmaca ve kargaşası içinde yaşamaya alışmış bir insan sessiz bir yere giderse, orada rahatça yaşayabilir mi? Acı çeker ve belki de aklını kaybeder. İdeal insan, büyük sessizliğin ve yalnızlığın içinde en yoğun aktiviteyi bulan ve en yoğun aktivitenin içinde çölün sessizliğini ve yalnızlığını bulandır. O, kendi hakimiyetinin sırrına ulaşmış, kendini kontrol edebilmiştir. O, büyük bir şehrin caddelerinde, gürültülü trafiğinin ortasında yürüse bile, aklı sanki kimsenin kendisine ulaşamayacağı bir mağaradaymış gibi sakindir. Bu Karma Yoga ’nın idealidir ve buna ulaştıysanız, gerçekten çalışmanın sırrını öğrenmişsinizdir.

 

Fakat her şeye baştan başlamalı, işleri bize geldiği şekilde ele almalı, gün be gün daha fedakar olmalıyız. Karşımıza çıkan işi yapmalı ve onun içinde bizi harekete geçiren motivi incelemeliyiz. İlk yıllarda tüm motivlerimizin neredeyse hepsinin istisnasız bencilce olduğunu göreceğiz fakat bu bencillik, adım adım eriyecek ve sonunda gerçekten fedakarca işi yapabileceğimiz zaman gelecektir. Hayat yollarındaki mücadelemizde, bir gün hepimizin tamamen fedakar hale geleceğimizi umut edebiliriz ve buna ulaştığımız an, tüm güçlerimiz yoğunlaşacak ve içimizde zaten var olan bilgi ortaya çıkacaktır.

 

  

  

 BÖLÜM 2

 

HERKES KENDİ YERİNDE BÜYÜKTÜR

 

Samkhya felsefesine göre doğa; Sanskritçe’de sattva, rajas ve tamas olarak adlandırılan üç kuvvetin bileşiminden oluşur. Bunlar fiziksel dünyada kendilerini; denge, hareket ve hareketsizlik olarak adlandırabileceğimiz şeylerle gösterir. Tamas; karanlığı ve hareketsizliği, rajas; çekme veya itme olarak ortaya çıkan hareketi, sattva ise bu ikisinin dengesini simgeler.

 

Her insan içinde bu üç kuvvet mevcuttur. Bazen tamas üstün gelir ve tembel oluruz, hareket edemeyiz, birtakım fikirlerin etkisiyle veya salt tembellikle hareketsiz kalırız. Diğer zamanlarda ise hareket üstün gelir ve yine başka zamanlarda ise bu ikisinin sakin dengesi vardır. Bazı insanlarda bu kuvvetlerden birisi genellikle baskındır. Bir insanın karakteristiği; hareketsizlik, tembellik ve uyuşukluk iken, diğer bir insanın karakteri; hareket, güç ve enerjinin ortaya çıkışı olabilir ve yine bir başkasınınki ise; hareket ve hareketsizliğin dengesi ile oluşan yumuşaklık, rahatlık ve sakinlik olabilir. Yaratılmış olan tüm varlıklarda-hayvanlarda, bitkilerde ve insanlarda-bu üç kuvvetin ortaya çıktığını görürüz. Karma Yoga özellikle bu üç kuvvetle ilgilenmek durumundadır. Bunların ne olduklarını ve onları nasıl kullanacağımızı öğrenmek, işimizi daha iyi yapmamıza yardım eder.

 

İnsan toplumu kademeli bir organizasyondur. Hepimiz ahlakın ve görevin ne olduğunu biliriz fakat aynı zamanda ahlakın anlam ve öneminin ülkeden ülkeye değiştiğini de görüyoruz. Bir ülkede ahlaklı sayılan bir şey başka bir ülkede tamamen ahlaksızlık olarak kabul edilebilir. Örneğin; bir ülkede kuzenler evlenebilir, bir diğerinde ise bu ahlaksızlıktır veya bir ülkede erkekler baldızlarıyla evlenebilirler, başka bir ülkede bu ahlaksızlıktır veya bir ülkede insanların bir karısı olabilirken başka bir ülkede pek çok olabilir ve bunun gibi bir çok örnek verilebilir. Ahlak anlayışının tüm çeşitlerinde kuralların büyük farklılıklar gösterdiğini görüyoruz fakat yine de ahlakın evrensel bir ideali olmalıdır.

 

Aynı şey görev için de geçerlidir. Görev fikri milletler arasında büyük farklılık gösterir. Bir insan bir ülkede belirli şeyleri yapmazsa, insanlar onun yanlış davrandığı düşünürler, aynı şeyleri başka bir ülkede yaparsa insanlar yine onun yanlış davrandığını söyleyeceklerdir. Buna rağmen evrensel bir görev fikrinin olması gerektiğini biliriz. Aynı şekilde, toplumun bir sınıfı bazı şeylerin görevi olduğunu düşünürken diğer bir sınıf tam tersini düşünür ve o şeyleri yapmak zorunda kalmak karşısında çaresizliğe düşebilir. Bu durumda karşımıza iki yol çıkıyor: ya gerçeğe giden tek bir yol olduğunu ve bunun dışındaki her şeyin yanlış olduğunu düşünen cahilin yolu ya da zihinsel yapımıza ve bulunduğumuz farklı koşullara göre ahlak ve görevin değişebileceğini kabul eden bilgenin yolu. Önemli olan, ahlak ve görevin dereceleri olduğunu ve hayatın belirli bir durumunda ve belirli koşullar altındaki görevin diğer bir durumda aynı olamayacağını ve olmayacağını bilmektir.

 

Örneğin bütün büyük hocalar: ”Kötülüğe direnmeyin” diyerek direnmemenin en yüksek ahlaki ideal olduğunu öğretmişlerdir. Fakat ayrıca biliyoruz ki; eğer küçük bir bölümümüz bile bu ideali pratiğe geçirmeye çalışsa, bütün sosyal yapı parçalanabilir, kötüler sahip olduğumuz şeyleri ve hayatımızı ele geçirebilir ve bizimle ne isterlerse yapabilirler. Eğer bu dirençsizlik ideali sadece bir gün için bile denense, felakete yol açabilir. Yine de sezgisel olarak, yüreklerimizde bu “Kötülüğe direnmeyin” öğretisinin doğruluğunu hissederiz. Bu bize en yüksek ideal gibi görünebilir ve sadece bu doktrini öğretmek bile insanoğlunun büyük bir çoğunluğunu lanetlemekle eş olabilir. Sadece bu da değil; bu pek çoklarının, her zaman yanlış yapmış olduklarını hissetmelerini sağlar, her davranışlarında vicdanlarının sesini ortaya çıkarır, onları güçsüzleştirir. Sürekli kendini yargılama ise tüm zayıflıklardan çok daha fazla ahlaki bozukluğa yol açar. Kendinden nefret etmeye başlamış insan için bozulmanın ve dejenerasyonun kapısı çoktan açılmıştır ve aynı şey bir millet için de geçerlidir. İlk görevimiz kendimizden nefret etmemektir, ilerlemek için önce kendimize sonra da Tanrı’ya güvenmeliyiz. Bu nedenle tek alternatifimiz, ahlakın ve görevin farklı koşullarda değişim gösterdiğini idrak etmektir. Kötülüğe direnen insan mutlaka yanlış bir şey yapıyor demek değildir fakat kötülüğe direnmek bir süre sonra insanın görevi haline gelebilir.

 

Batılı ülkelerde pek çoğunuz Bhagavad Gita’yı okuduğunuzda, ikinci bölümde, Arjuna, düşmanları dostları ve akrabaları olduğu için dirençsizliğin sevginin en yüksek ideali olduğunu öne sürerek savaşmayı veya direnmeyi reddettiğinde, Sri Krişna’nın ona ikiyüzlü ve korkak dediği kısımda şaşkınlık içine düşmüş olabilirsiniz. Bu; her durumda iki aşırı uçun birbirine benzer olduğu, öğrenmemiz gereken çok önemli bir derstir. Aşırı pozitif ve aşırı negatif(karşıtlar) her zaman birbirine benzer. Işığın titreşimleri çok düşük olduğunda onu göremeyiz fakat çok yoğun olduğunda da onu göremeyiz. Ses için de aynı şey geçerlidir; ses çok zayıf olduğunda da, çok yüksek olduğunda da onu duyamayız. Direncin ve dirençsizliğin arasındaki fark da böyledir. Bir insan zayıf ve tembel olduğu için direnemeyebilir. Başka bir insan ise isterse çok güçlü vurabileceğini bildiği halde sadece vurmamakla kalmaz aynı zamanda düşmanlarını da kutsar. Zayıf olan günah işlemez ve bu yüzden dirençsizliğin bir faydasını göremezken, diğeri direnç gösterdiğinde günah işlemiş olur. Budda tahtını bırakıp, mevkisinden vazgeçtiğinde bu gerçek bir vazgeçişti. Fakat vazgeçecek hiçbir şeyi olmayan bir dilenci için vazgeçiş söz konusu olamaz. Öyleyse dirençsizlikten ve ideal sevgiden bahsederken daima gerçekte neyi kastettiğimize dikkat etmeliyiz. Öncelikle direnme gücümüzün olup olmadığını anlamalıyız. Daha sonra, ancak eğer gücümüz varsa ve bu güçten vazgeçip direnmemeyi seçersek, büyük bir sevgi davranışı göstermiş oluruz. Fakat elimizden gelmediği için direnemiyor ve yine de en yüksek sevgi motiviyle davrandığımıza inanıp kendimizi kandırıyorsak tam tersini yapmış oluruz. Arjuna, karşısında dostlarından ve akrabalarından oluşan bir orduyu görünce korktu ve “sevgi”si, onun ülkesine ve kralına karşı olan görevlerini unutturdu. Bu yüzden Sri Krsihna ona ikiyüzlü olduğunu söyledi: ”Sen bilge bir insan gibi konuşuyorsun ama davranışların korkak olduğunu söylüyor. İşte bu yüzden kalk ve savaş!”

           

Bu Karma Yoga’nın temel fikridir. Karma Yogi, dirençsizliğin en yüksek ideal olduğunu anlayan ve ayrıca dirençsizliğin gücün en büyük ortaya çıkışı olduğunu bilendir. Fakat o aynı zamanda, kötülüğe direnmek denilen şeyin bu güce, diğer bir deyişle dirençsizliğe giden yolda bir adım olduğunu da bilir.

 

Bir zamanlar ülkemde çok aptal, donuk, hiçbir şey öğrenme isteği olmayan bir adam tanımıştım. Bana Tanrı’yı tanımak için ne yapması gerektiğini, nasıl özgür olabileceğini sordu. Ona: “Yalan söyleyebilir misin?” diye sordum. O ise: ”Hayır” diye cevap verdi. Ben de: “Öyleyse öğrenmelisin, yalan söylemek bir hayvan veya bir parça odun gibi yaşamaktan daha iyidir. Hareketsizsin ama en yüksek seviyeye, tüm hareketlerin ötesindeki sakin ve yüce hale ulaşmadığın da kesin. Kötü bir şey yapmak için bile çok tembelsin.” dedim. Bu uç bir örnek ve ben ona şaka yapıyordum elbette ama demek istediğim; insanın hareketlilikten mükemmel sükunet haline geçebilmesi için öncelikle hareket etmesi gerektiğiydi. Hareketsizlikten her anlamda sakınılmalıdır. Zihinsel ve fiziksel tüm kötülüklere direnin ve direnmede başarılı olduğunuzda sükunet gelecektir.

 

“Kimseden nefret etme, kötülüğe direnme.“ demek kolaydır ama böyle bir tavsiyenin genellikle pratikte ne anlama geldiğini biliyoruz. Toplumun gözleri üzerimizde olduğunda dirençsizlik gösterisi yaparız fakat yüreğimizde hep bir ukte kalır. Dirençsizliğin verdiği sükunete ulaşmayı hep isteriz ama bir yandan da direnmenin kendimiz için daha iyi olacağını düşünürüz. Zenginlik istiyorsanız ama bir yandan da zenginlik isteyen insanı tüm dünyanın çok kötü bir insan olarak değerlendireceğini biliyorsanız, büyük ihtimalle zenginlik mücadelesine girmeye cesaret edemeyeceksiniz fakat aklınız gece gündüz para peşinde koşacaktır. Bu ikiyüzlülüktür ve bir işe yaramayacaktır. Dünyaya dalın ve bir süre sonra onun içindeki her acı ve sevinci tattığınızda, vazgeçiş ve ardından da sükunet gelecektir. Öyleyse, güç ve diğer her şeye ilişkin isteğinizi yerine getirin ve sonra onların ne kadar küçük şeyler olduğunu anlayacağınız zaman gelecektir. Fakat bu isteği yerine getirmeden ve o hareket sürecinden geçmeden sükunet, yücelik ve teslimiyet haline ulaşmak sizin için imkansızdır. Bu yücelik ve vazgeçiş fikirleri binlerce yıldır öğretiliyor, herkes çocukluğundan beri bunlardan haberdar ama dünyada çok az insanın gerçekten bunların farkına vardığını görüyoruz. Ben, dünyanın yarısından fazlasını gezdim ama gerçekten sakin ve dirençsiz olan belki de sadece yirmi kişi görmüşümdür.

 

Her insan kendi idealini belirlemeli ve onu başarmak için mücadele etmelidir, bu başka birisinin idealini, hiçbir zaman başarmayı ümit bile edemeyeceğini bile bile benimsemekten daha emin bir yoldur. Örneğin, küçük bir çocuğa hemen yirmi kilometre yürümesi görevini verirsek; küçük çocuk ya hedefe varmadan ölür ya da bin adım sonunda bitkin düşer ve yarı ölü hale gelir. Bu bizim dünyada yapmaya çalıştıklarımıza benzer. Aynı toplumdaki tüm insanlar aynı akla, kapasiteye veya güce sahip değildirler, hepsinin farklı idealleri olmalıdır ve bizim herhangi bir ideali küçümsemeye hakkımız yoktur. Bırakın herkes kendi idealini idrak edebilmek için elinden geleni yapsın. Ne benim sizin ölçülerinize göre değerlendirilmem doğrudur ne de sizin benimkilerle. Elma ağacı, meşe ağacının ölçüsüyle değerlendirilemez, aynı şekilde meşe de elma ağacının. Elma ağacını değerlendirmek için elma ölçülerini, meşe ağacını değerlendirmek için meşe ölçülerini kullanmalısınız.

           

Çeşitlilik içinde birlik, yaradılış planıdır. İnsanlar bireysel olarak farklı olsalar da arka planda birlik vardır. Farklı bireysel karakterler ve farklı insan sınıfları, yaradılışın doğal çeşitlemelerdir. Bu yüzden onları aynı ölçülere göre değerlendirmemeli ve önlerine aynı ideali koymamalıyız. Bu çaba sadece doğal olmayan bir mücadeleyi doğurur ve sonuç insanın kendisinden nefret etmeye başlaması, dindar ve iyi insan olmaktan uzaklaşmasıdır. Bizim görevimiz, herkesi kendi en yüksek idealine göre yaşama mücadelesinde cesaretlendirmek ve aynı zamanda o ideali olabildiğince gerçeğe yakın hale getirmeye çalışmaktır.

 

Hint ahlak sisteminde bu olgu çok eski çağlardan beri biliniyordu, ahlak hakkındaki Hint kutsal metinlerinde ve kitaplarında, öğrenci, sivil insan, vanaprasthin ve sannyasin(keşiş) gibi farklı sınıflar için farklı kurallar olduğunu görüyoruz.

 

Hint kutsal metinlerine göre, her bireyin yaşamının insanlığın geneline ait olan görevlerinin dışında kendine özgü görevleri de vardır. Hintli hayata örenci olarak başlar, sonra evlenir ve sivil insan olur, yaşlandığında emekli olur ve son olarak dünyadan vazgeçer ve sannyasin olur. Hayatın her bölümünde belirli görevler vardır. Bu aşamalardan hiçbiri özünde diğerinden üstün değildir; evli olan insanın hayatı da kendini dinsel çalışmalara adamış bekar insanın hayatı kadar değerlidir. Çöpçü de tahttaki kral kadar yüce ve şereflidir. Kralın tacını elinden alın, ona çöpçünün işini verin ve nasıl geçindiğini görün. Çöpçüyü tahta oturtun ve nasıl yönettiğini izleyin. Dünyanın dışında yaşayan insanın, dünyanın içinde yaşayan insandan daha büyük olduğunu söylemek faydasızdır; dünyada yaşayıp Tanrı’ya ibadet etmek, dünyayı bırakıp özgür ve kolay bir hayat yaşamaktan daha zordur. Hindistan’da yaşamın dört aşaması, son zamanlarda sivil insanın yaşamı ve keşişin yaşamı olarak ikiye indirilmiştir. Sivil insan evlenir ve vatandaşlık görevlerini üstlenir, diğerinin görevi ise, bütün enerjilerini tamamen dine, vaaz vermeye ve Tanrı’ya dua etmeye adamaktır. Şimdi size bu konuya değinen Mahanirvana Tantra’dan birkaç düşünce aktaracağım ve bir insan için sivil insan olmanın ve görevlerini tam olarak yerine getirmenin ne kadar zor bir iş olduğunu göreceksiniz.

 

Sivil insan, Tanrı’ya adanmış olmalıdır, Tanrı bilinci onun hayatının hedefi olmalıdır. Durmadan çalışmalı, tüm görevlerini yerine getirmeli ve eylemlerinin meyvelerini Tanrı’ya bırakmalıdır.

 

Çalışmak fakat sonuçları önemsememek, bir insana yardım etmek fakat asla onun minnettar olması gerektiğini düşünmemek, iyi işler yapmak fakat aynı zamanda asla şan, şöhret veya başka bir şey getirip getirmediğini görmek için geriye bakmamak bu dünyadaki en zor şeydir. En berbat korkak bile dünya onu övdüğünde cesur hale gelir. Bir aptal, toplumun beğenisini ve onayını hissettiğinde kahramanca eylemler yapabilir ama başkalarının beğenilerini önemsemeden durmadan iyilik yapmak, bir insanın yapabileceği en büyük fedakarlıktır.

 

Sivil insanın en büyük görevi hayatını kazanmaktır fakat bunu yalan söyleyerek, kandırarak veya çalarak yapmamalı ve hayatının Tanrı’ya ve fakirlere hizmet için olduğunu unutmamalıdır.

 

Anne ve babasının Tanrı’nın görünen temsilcileri olduğunu bilerek, her zaman ve mümkün olan her anlamda onları mutlu etmelidir. Eğer annesi ve babası ondan memnunsa Tanrı da memnundur. Anne babasına asla kötü bir söz söylemeyen çocuk gerçekten iyi bir çocuktur. Anne babasının önünde şaka yapmamalı, huzursuzluk çıkarmamalı, öfke veya sinir göstermemelidir. Çocuk anne babasının önünde eğilmeli, onlar olduğunda ayağa kalkmalı ve onlar oturmasını söyleyinceye kadar oturmamalıdır.

 

Eğer annesinin, babasının, çocuklarının, eşinin ve fakirlerin de aynı imkanlara sahip olduğunu görmeden yiyecek, içecek veya giysinin keyfini çıkarıyorsa, günah işliyordur. Anne ve babası onun bedeninin oluşmasını sağlayan nedenlerdir, öyleyse insan, onlara iyilik yapabilmek için binlerce sıkıntıya bile katlanmalıdır.

 

Eşine karşı görevleri de böyledir. Hiçbir erkek eşini azarlamamalı ve onu her zaman kendi annesi gibi görmelidir. En büyük zorluğun ve sıkıntıların içinde olsa da, eşi sadık ve temiz ise onu bırakmamalıdır.

 

Eşinden başka bir kadına, aklıyla bile dokunan adam, en karanlık cehenneme gider.

 

Erkekler, kadınların önünde uygunsuz lisan kullanmamalı ve asla kendi gücünü övmemelidir. ”Ben bunu yaptım, ben şunu yaptım” dememelidir.

 

Her zaman eşini, parayla, giysilerle, sevgiyle, güvenle ve nektar gibi güzel sözlerle memnun etmelidir ve asla onu rahatsız edecek bir şey yapmamalıdır. Sadık bir eşin sevgisini kazanmış erkek, dininde de başarıya ulaşmıştır ve tüm erdemlere sahiptir.

 

Erkek çocuk dört yaşına kadar sevgiyle büyütülmeli ve on altı yaşına kadar da eğitilmelidir. Yirmi yaşına geldiğinde bir işe girmeli, babası ise onu kendisi gibi görüp şefkatle davranmalıdır. Kız çocuk da tam olarak aynı şekilde büyütülmeli ve büyük ilgiyle eğitilmelidir. Evlendiğinde babası ona mücevherler ve hediyeler vermelidir.

 

Bunun ardından, kardeşlerine, kardeşlerinin çocuklarına ve eğer fakirlerse diğer akrabalarına, arkadaşlarına ve hizmetçilerine karşı görevleri gelir. Ayrıca aynı şehirde veya köyde yaşadığı insanlara, fakirlere ve ondan yardım istemeye gelen herkese karşı görevleri vardır. Eğer yeterli imkanı varken, akrabalarına ve fakirlere yardım etmiyorsa o kaba bir hayvandır, insan değil.

 

Yiyeceğe, giysilere, bedenin isteklerine ve saçların bakımına aşırı bağlılıktan kaçınılmalıdır. Her zaman yüreğinde saf, bedeninde temiz olmalı, her zaman aktif ve çalışmaya hazır olmalıdır.

 

Düşmanlarına karşı bir kahraman gibi olmalıdır. Onu tehdit ederlerse direnmelidir. Bir köşede oturup, ağlayıp dirençsizlik hakkında saçma sözler söylememelidir. Eğer kendisini düşmanlarına karşı bir kahraman gibi göstermezse, görevini yapmamış olur. Dostlarına ve akrabalarına karşı ise bir koyun kadar nazik olmalıdır.

 

Diğer bir görevi de kötülere itibar etmemektir çünkü eğer dünyadaki kötü insanlara itibar ederse, kötülüğü korumuş olur. Ve eğer saygıdeğer, iyi insanları göz ardı ederse, bu çok büyük bir hata olur. Dostluklarında çok aşırı hevesli ve taşkın olmamalı, her yerde dost edinebilmek için kendi yolunun dışına çıkmamalıdır. Dostluk etmek istediği insanın davranışlarını ve başka insanlara ilişkilerini izlemeli ve sonra dost olmalıdır.

 

Şu üç şey hakkında asla konuşmamalıdır: Toplum içinde kendi şöhretinden, kendi adından ve güçlerinden, zenginliğinden ve ona özel olarak söylenen şeylerden bahsetmemelidir.

 

Bir insan fakir veya zengin olduğunu söylememeli, zenginliği ile övünmemelidir. Asla fakirliğinden veya zenginliğinden bahsetmemelidir.

 

Sivil insan, bütün toplumun temeli, dayanağıdır, o para kazanan başlıca kişidir. Çalışmayan fakirler, güçsüzler, çocuklar ve kadınlar hep ona bağlıdırlar. Bu yüzden onlara karşı belirli görevleri vardır ve bu görevler onun kendisini güçlü hissetmesini sağlamalı, idealinin altında şeyler yaptığını düşündürmemelidir. Bu yüzden, değersiz veya yanlış bir şey yaptıysa bile bunu toplum içinde söylememelidir. Bir girişimde bulunduysa ve başarısız olacağını biliyorsa bile bunun hakkında konuşmamalıdır. Bu kendini sergileme davranışı, sadece lüzumsuz değildir, hem insanın cesaretini kırar hem de hayattaki görevlerini yapmasını zorlaştırır. Aynı zamanda, şu iki şeyi kazanmak için çok çaba göstermelidir: birincisi bilgi ve ikincisi zenginlik. Bu onun görevidir ve eğer görevini yapmazsa, o bir hiçtir. Zenginlik kazanmak için mücadele etmeyen sivil insan ahlaksızdır. Tembelse ve boş bir hayat geçirmekten memnunsa ahlaksızdır çünkü ona bağlı yüzlerce insan vardır. Zenginliğe ulaşırsa, yüzlerce diğer insan bundan faydalanacaktır.

 

Eğer bu şehirde zengin olmayı başarmış yüzlerce kişi olmasaydı, bütün bu uygarlık, imarethaneler ve malikaneler olur muydu? Böyle bir durumda zenginliğin peşinden gitmek kötü değildir çünkü zenginlik dağıtmak ve paylaşmak içindir. Sivil insan hayatın ve toplumun merkezidir. Zenginlik kazanmak ve o zenginliği asilce harcamak onun için bir çeşit ibadettir. İyi şekilde ve iyi amaçlar için zengin olmaya çabalayan sivil insan aslında kurtuluşa ulaşmak adına, keşişin hücresinde dua ettiğinde yaptığıyla aynı şeyi yapıyordur. Çünkü onların içinde, Tanrı’ya ve O’nun olan her şeye içten bağlılıkla ortaya çıkan, aynı teslimiyet ve fedakarlık erdemlerinin farklı açılarını görürüz.

 

Sivil insan, iyi bir isim kazanmak için mücadele etmelidir; kumar oynamamalı, kötülerle arkadaşlık etmemeli, yalan söylememeli ve başkalarına sorun yaratmamalıdır.

           

İnsanlar çoğu zaman başaramayacağı işlere girerler ve bu durum kendi hedeflerine ulaşmak için başkalarını kandırmalarıyla sonuçlanır. Öyleyse her şeyin içinde dikkate alınması gereken bir de zaman faktörü vardır; bir zaman başarısızlık olan, başka bir zaman belki de büyük bir başarı olabilir.

 

Sivil insan, her zaman gerçeği söylemeli, insanların hoşuna gidecek,onlara faydalı olacak sözler kullanarak nazikçe konuşmalı, kendini övmemeli ve başkalarını eleştirmemelidir.

 

O, su depoları kazarak, yol kenarlarına ağaçlar dikerek, insan ve hayvanlar için barınak inşa ederek, yol ve köprüler yaparak aslında en büyük yoginin ulaştığı hedef ile aynı hedefe gidiyordur.

 

Bu görevler Karma Yoga doktrininin bir parçasıdır. Mahanirvana Tantra’ daki bir pasajda: “Sivil insan, ülkesi veya dini için savaşırken ölürse, yoginin meditasyonla ulaştığı hedefe ulaşır.” der. Bu ise, bir insan için görev olanın diğeri için görev olmadığını gösterir. Aynı zamanda bir görevin düşük diğerinin yüksek olmadığını, her görevin kendi yeri olduğunu ve içinde bulunduğumuz her koşulda görevimizi yerine getirmemiz gerektiğini söyler.

 

Bütün bunlardan tüm güçsüzlüklerin kınanması fikri doğuyor. Bu benim, felsefede, dinde veya işte olsun bütün öğretilerimiz içinde özellikle sevdiğim bir fikirdir. Vedaları okursanız “korkusuzluk” kelimesinin daima tekrarlandığını görürsünüz. Hiçbir şeyden korkmayın. Korku, zayıflığın, güçsüzlüğün işaretidir. Bir insan görevlerini, dünyanın beğenmemesine veya alay etmesine aldırış etmeden yerine getirmelidir.

 

Eğer bir insan Tanrı’ya ibadet etmek için dünyadan vazgeçerse, dünyada yaşayıp, dünyanın iyiliği için çalışan insanların Tanrı’ya ibadet etmiyor olduklarını düşünmemelidir. Dünyada yaşayıp, eşi ve çocuklarının iyiliği için çalışanlar da dünyadan vazgeçenleri değersiz serseriler olarak görmemelidir. Herkes kendi yerinde büyüktür. Şimdi bu düşünceyi bir hikaye ile göstereceğim.

 

Bir kral, ülkesine gelen bütün sannyasinlere: ”Hangi insan daha büyüktür? Dünyadan vazgeçip sannyasin olan mı yoksa dünyada yaşayıp sivil insan olarak görevlerini yerine getiren mi?” diye soruyormuş. Pek çok bilge keşiş bu sorunun cevabını bulmaya çalışmış. Bazıları sannyasinlerin daha büyük oldukların söylemiş ve bunun üzerine kral onlardan, bu düşüncelerini kanıtlamalarını istemiş. Bunu başaramadıklarında ise onlara evlenmelerini ve sivil insan olmalarını emretmiş. Sonra diğerleri gelmiş ve: “Görevlerini yerine getiren sivil insan en büyüktür.” demişler. Kral onlardan da kanıt istemiş. Bu kanıtları veremeyince, onların da sivil insan olmalarını emretmiş.

 

En sonunda genç bir sannyasin gelmiş ve kral ona da aynı soruyu sormuş. O ise: “Herkes kendi yerinde büyüktür.” diye cevap vermiş. Kral: “Bunu bana kanıtla” deyince sannyasin: “Bunu size kanıtlarım ama bunu kanıtlayabilmem için benimle gelip, birkaç gün benimle yaşamalısınız.” demiş. Kral kabul etmiş. Büyük bir krallığa gelinceye kadar sannyasinle beraber pek çok ülkeden geçmişler. Bu krallığın başkentinde büyük bir kutlama yapılıyormuş. Kral ve sannyasin davulların, müziğin ve çığırtkanların sesini duymuş, herkes güzel elbiseler içindeymiş ve bir duyuru okunuyormuş. Kral ve sannyasin ne olduğunu görmek için orada durmuşlar. Çığırtkan, o ülkenin kralının kızı olan prensesin, orada toplananlar arasından kendine bir eş seçeceğini duyuruyormuş.

 

Prenseslerin bu şekilde eş seçmesi Hindistan’da eski bir gelenektir. Her prensesin nasıl bir eş istediğine dair belirli fikirleri vardır. Bazıları en yakışıklı, bazıları en iyi eğitimli, bazıları en zengin olan bir eş isterler. Civardaki tüm prensler en iyi giysilerini giyer ve kendilerini beğendirmeye çalışırlar. Bazen onların da kendi erdemlerini duyuran çığırtkanları vardır. Prenses tahta oturur, onlara bakar ve dinler. Eğer gördüğü veya duyduğu şeyden memnun olmazsa bunu ifade eder ve reddedilen taliple bir daha ilgilenmez. Fakat onlardan birisi hoşuna giderse, ona bir çiçek demeti atar ve o prensesin eşi olur.

 

İşte kral ve sannyasinin geldiği ülkenin prensesi de bu ilginç törenlerden birini yapıyormuş. O dünyadaki en güzel prensesmiş ve eşi babasının ölümünden sonra krallığı yönetecekmiş. Bu prensesin düşüncesi, en yakışıklı erkek ile evlenmekmiş ama onu memnun edecek kişiyi bulamıyormuş. Buna benzer pek çok tören düzenlenmiş ama prenses bir eş seçememiş. Bu tören ise en muhteşemiymiş, daha öncekilerden çok fazla insan katılıyormuş. Prenses törene tahtta gelmiş yardımcıları onu taşıyorlarmış. O ise hiç kimseyi umursamıyormuş, bu yüzden de herkes bu törenin de başarısız olacağını düşünerek üzülüyormuş.

 

Tam o anda genç bir adam, bir sannyasin, güneşin dünyaya inmesi gibi ışık saçarak gelmiş ve bir köşede durup ne olduğunu izlemeye başlamış. Tahttaki prenses onun yanına gelmiş ve güzel sannyasini görür görmez durmuş ve çiçek demetini ona atmış. Genç sannyasin demeti eline almış ve: “Bu ne saçmalık? Ben sannyasinim. Benim evlilikle ne işim olabilir?“ diyerek fırlatmış. Bunu gören o ülkenin kralı, sannyasinin fakir olduğunu ve bu yüzden prensesle evlenemeye cesaret edemediğini düşünerek: ” Kızımla beraber şimdi krallığımın yarısı senin, ben öldükten sonra ise bütün krallık!” diyerek demeti tekrar sannyasinin üstüne koymuş. Genç adam demeti bir kez daha atmış ve: “Saçma, ben evlenmek istemiyorum” diyerek hemen oradan uzaklaşmış.

 

Fakat prenses bu adama o kadar aşık olmuş ki: “Bu adamla evlenmeliyim yoksa ölürüm.” demiş ve onu geri getirmek için arkasından gitmiş. O zaman, kralı oraya getiren bizim diğer sannyasin krala: “Kral, haydi bu çifti takip edelim.” demiş ve belirli bir mesafeden onları izlemeye koyulmuşlar. Prenses ile evlenmeyi reddeden sannyasin kilometrelerce yürüyüp bir ormana girdiğinde prenses de onu takip etmiş ve tabi ardından da diğer sannyasin ve kral geliyormuş. Sannyasin o ormanı çok iyi tanıdığı için oradaki küçük patikalardan birine girmiş ve ortadan kaybolmuş ve prenses onu bulamamış. Uzunca bir süre aradıktan sonra umudunu kaybetmiş, bir ağacın altına oturmuş ve oradan nasıl çıkacağını bilmediği için ağlamaya başlamış. Bizim kral ve diğer sannyasin prensesin yanına gelip: “Ağlama, sana buradan çıkman için yardım edeceğiz ama şimdi bunun için çok karanlık. Şimdi şuradaki ağacın altında biraz dinlenelim yarın sabah sana yolu gösteririz.” demişler.

 

Küçük bir kuş eşi ve üç yavrusuyla o ağacın tepesindeki bir yuvada yaşamaktaymış. Bu küçük kuş aşağıya bakmış, ağacın altındaki insanları görmüş ve eşine: “Sevgilim, ne yapacağız? Evimizde misafirler var, şimdi kış ve ateşimiz de yok.” demiş. Sonra uçmuş ve gagasında yanan bir parça dal getirip ve misafirlerin önüne bırakmış. Onlar da buna gaz ekleyip büyük bir ateş oluşturmuşlar. Ama küçük kuş tatmin olmamış. Eşine: ”Sevgilim, ne yapacağız? Bu insanlar aç ve bizim onlara verecek hiçbir şeyimiz yok. Biz ev sahibiyiz ve evimize gelen insanları doyurmak bizim görevimiz. Elimden geleni yapmalıyım. Onlara bedenimi vereceğim.” demiş ve sonra ateşin içine atlamış. Misafirler onun düştüğünü görmüşler ve onu kurtarmaya çalışmışlar ama kuş onlara göre çok hızlıymış.    

 

Küçük kuşun eşi kocasının yaptığını gördükten sonra: ”Burada üç insan var fakat yiyebilecekleri sadece küçük bir kuş var. Bu yeterli değil. Benim bir eş olarak görevim eşimin çabasının boşa gitmesine izin vermemektir. Ben de bedenimi onlara veriyorum.” demiş ve ateşe atlamış.

 

Bunun ardından, olanları izleyen üç yavru kuş da misafirler için yeterli yemek olmadığını fark edip: “Anne babamız ellerinden geleni yaptılar ama yeterli olmadı, bizim görevimiz onların işini devam ettirmektir. Biz de bedenlerimizi veriyoruz.” deyip kendilerini ateşe atmışlar.

 

Gördükleri karşısında şaşkına dönen bu üç kişi elbette bu kuşları yememişler ve geceyi yemek yemeden geçirmişler. Sabah olduğunda, kral ve sannyasin prensese yolu göstermiş ve prenses de babasına geri dönmüş.

 

Sannyasin krala dönüp, ”Kral, gördün ki herkes kendi yerinde büyüktür. Dünyada yaşamak istiyorsan, o kuşlar gibi yaşa, her zaman kendini diğerleri için feda etmeye hazır ol. Eğer dünyadan vazgeçmek istiyorsan, dünyanın en güzel kadınının ve bir krallığın hiçbir şey ifade etmediği o genç adam gibi ol. Sivil insan olmak istiyorsan, hayatını diğerlerinin rahatı için bir kurban gibi düşün, eğer vazgeçiş hayatını seçersen de güzelliğe, paraya ve güce bakma bile. Herkes kendi yerinde büyüktür ve birinin görevi diğerinin görevi değildir.” demiş.           

                       

  

 

BÖLÜM 3

 

ÇALIŞMANIN SIRRI

 

Başkalarına fiziksel olarak yardım etmek, onların fiziksel ihtiyaçlarını gidermek önemlidir fakat ihtiyaç ne kadar büyükse yardımın da o kadar büyük olması gerekir ve bu durumda yardım etmek de o kadar zor olur. Eğer bir insanın ihtiyaçlarını bir saatliğine karşılanırsa bu ona yardım etmektir, ihtiyaçları bir yıllığına karşılanırsa bu ona daha çok yardım edecektir fakat ihtiyaçları sonsuza kadar karşılanıyorsa, bu şüphesiz ona yapılabilecek en büyük yardımdır.

 

Ruhsal bilgi, acılarımızı sonsuza kadar yok edecek tek şeydir, bunun dışındaki herhangi bir bilgi ihtiyaçlarımızı sadece bir süre için ortadan kaldırır. Sadece Ruhun bilgisi ile ihtiyaçların gerçek nedenlerini sonsuza kadar yok etmek mümkündür. Öyleyse bir insana ruhsal yardım vermek, ona verilebilecek en büyük yardımdır. İnsanlara ruhsal bilgi veren insanlığa en büyük iyiliği yapar. İnsanların ruhsal ihtiyaçlarına yardım edenlerin daima en güçlü insanlar olduklarını görürüz çünkü ruhsallık tüm eylemlerimizin ve hareketlerimizin temelidir. Ruhsal olarak güçlü ve sağlam olan insan eğer isterse tüm diğer açılardan da güçlü olabilir. İnsanın içinde ruhsal güç oluşuncaya kadar, fiziksel ihtiyaçlar bile tam olarak karşılanamaz.

 

Ruhsal yardımdan sonra entelektüel yardım gelir. Bilgi armağanı, giysi ve yiyecek armağanından, hatta bir insana hayat vermekten çok daha yüksek bir armağandır çünkü insanın gerçek hayatı bilgidir. Cehalet ölümdür, bilgi hayattır. Hayatın çok az değeri vardır eğer o hayat karanlıkta, cehalet ve sefalet içinde ilerleyen bir hayatsa.

 

Bunun ardından tabi ki bir insana fiziksel olarak yardım etmek gelir. Bu nedenle, başkalarına yardım etme sorusunu ele alırken, yapılabilecek tek yardımın fiziksel yardım olduğunu düşünme hatasına düşmemeliyiz çünkü bu verilebilecek en son ve en düşük yardımdır ve hiçbir zaman kalıcı bir tatmin getirmez. Aç olduğumda hissettiğim acı, yemek yiyerek tatmin olur fakat açlık geri gelir. Hissettiğim acı ancak ben tüm fiziksel isteklerin ötesinde olduğumda sona erecektir. O zaman açlık bana acı veremeyecek, hiçbir sıkıntı ve üzüntü beni etkileyemeyecektir. Bizi ruhsal açıdan güçlü yapma eğiliminde olan yardım, en yüksek yardımdır. Bunun ardından entelektüel ve en son olarak fiziksel yardım gelir.

 

Dünyanın acıları sadece fiziksel yardım ile iyileştirilemez. İnsanın doğası değişinceye kadar, bu fiziksel ihtiyaçlar hep olacak, acı her zaman hissedilecek ve hiçbir fiziksel yardım bunları tamamen iyileştiremeyecektir. Bu problemin tek kalıcı çözümü; insana ruhsal bilgelik vermektir. Cehalet, gördüğümüz tüm kötülüğün ve acının kaynağıdır. Ancak insanlar ışıklı ve temiz olduklarında, ruhsal olarak güçlü ve bilgili olduklarında dünyada acı sona erecektir, asla daha önce değil. Ülkedeki her evi yardım kuruluşuna dönüştürebiliriz, her yeri hastanelerle doldurabiliriz fakat insanın acıları, insanın karakteri değişene kadar var olmaya devam edecektir.

 

Bhagavad Gita’da durmadan çalışmamız gerektiğini tekrar ve tekrar okuyoruz. Tüm işler doğası gereği iyilik ve kötülükten oluşur. Bir yerlerde bir iyilik yaratmayacak bir iş yapamayacağımız gibi, bir yerlerde bazı zararlara yol açmayacak bir iş de yapamayız. Her iş mutlaka iyilik ve kötülüğün karışımı olmalıdır. Yine de durmadan çalışmamız gerekir. İyiliğin de kötülüğün de kendi neticeleri vardır ve her ikisi de kendi meyvelerini, karmalarını vereceklerdir. İyi eylemler iyi, kötü eylemler ise kötü netice üretecektir. Fakat iyilik de, kötülük de ruhun zincirleridir. İşin bağ yaratan doğası için Bhagavad Gita’da ulaşılan çözüm; eğer yaptığımız işe bağlanmazsak onun ruhumuz üzerinde bağlayıcı bir etkisi olmayacağıdır. Bu Bhagavad Gita’daki temel düşüncedir: Durmadan çalışın ama bağlanmayın. Şimdi işe bağlanmamanın ne demek olduğunu anlamaya çalışacağız.

 

Samskara kelimesi “doğal eğilim” olarak tercüme edilebilir. Akıl için göl benzetmesini yapacak olursak; akılda oluşan dalgalar göl durulduğunda tamamen yok olmaz, geride bir iz veya o dalganın gelecekte tekrar oluşma ihtimalini bırakır. İşte bu iz veya dalganın tekrar ortaya çıkma ihtimali samskara olarak adlandırılan şeydir.

 

Yaptığımız her iş, bedenimizin her hareketi, düşündüğümüz her düşünce akıl maddesi üzerinde bir izlenim bırakır ve bu izlenimler yüzeyde belirgin olmadıklarında bile, yüzeyin altında, bilinçaltında faaliyet göstermek için yeterince güçlüdürler. Her bir an ne olduğumuz, akıldaki bu izlenimlerin toplamı tarafından belirlenir. Benim tam şu anda ne olduğum, geçmişimdeki tüm izlenimlerin toplamının neticesidir. İşte bu gerçekte karakter ile kastedilen şeydir; her insanın karakteri bu izlenimlerin toplamıyla belirlenir. İyi izlenimler üstün gelirse karakter iyi olur, kötü izlenimler üstün gelirse karakter kötü olur. Eğer bir insan durmadan kötü sözler duyar, kötü şeyler düşünür, kötü işler yaparsa; tüm bunlar onun düşüncelerini etkileyecek ve o insan bu durumun bilincinde olmadan faaliyet göstereceklerdir. Bu kötü izlenimler durmadan çalışır ve neticeleri daima kötülüktür. Ve sonuçta o insan kötü olur, buna engel olamaz. İnsanın içindeki tüm bu kötü izlenimler onun içinde kötü işler yapması için kuvvetli bir motiv oluşturacaktır. O ise kendi izlenimlerinin elindeki bir alet haline gelecek ve bu kötü izlenimler onu kötülük yapmaya zorlayacaklardır. Benzer şekilde, bir insan iyi şeyler düşünürse ve iyi işler yaparsa bu izlenimler iyi olacak ve yine bu iyi izlenimler o insanı kendisine rağmen iyilik yapmaya zorlayacaktır. Bir insan pek çok iyi iş yaptığında ve iyi şeyler düşündüğünde onun içinde iyilik yapmak için dayanılmaz bir eğilim oluşur. İyi eğilimlerin kontrolü altında olan akıl ise artık istese bile insanın kötülük yapmasına izin vermeyecektir. Eğilimler ona engel olacaktır, o artık tamamen iyi eğilimlerin etkisi altındadır. Bu durumda, insanın iyi karakteri tam olarak oturmuş denilebilir.

 

Kaplumbağa başını ve ayaklarını kabuğuna çektiğinde onu öldürebilir ve kabuğunu parçalara ayırabilirsiniz ama başı ve ayakları yine de dışarı çıkmayacaktır. Aynı şekilde motivleri ve organları üzerinde kontrol sahibi olan insanın karakteri de değişmemek üzere oturmuştur. O kendi içsel kuvvetlerini kontrol eder ve hiçbir şey onu kendi iradesinin dışına çıkaramaz. Bu süregelen iyi düşünce ve iyi izlenim refleks hareketleri, aklın yüzeyine çıktıkça, iyilik yapma eğilimi de güçlenir ve neticede indriyaları- duyu organlarını, sinir merkezlerini kontrol edebileceğimizi hissederiz. Ancak bu şekilde karakter oturur ve ancak o zaman insan gerçeğe ulaşır. Böyle bir insan sonsuza kadar güvendedir, o herhangi bir kötülük yapamaz. Onu herhangi bir yere koyabilirsiniz, onun için artık tehlike olmayacaktır.

 

İyi eğilime sahip olmaktan daha yüksek bir seviye vardır ve bu da özgürlük arzusudur. Ruhun özgürlüğünün tüm yogaların hedefi olduğunu ve hepsinin insanı aynı sonuca götürdüğünü hatırlamalısınız. İnsan sadece çalışma ile, Budda’nın meditasyonla, İsa’nın dua ile ulaştığı yere ulaşabilir. Budda çalışan bir jnani, İsa ise bhakta idi ama ikisi de aynı hedefe ulaştı. Fakat zorluk buradadır: Özgürlük, tam özgürlük demektir, kötülüğün bağlarından olduğu gibi, iyiliğin bağlarından da özgürleşmektir. Altın zincir de demir zincir kadar zincirdir. Parmağımda bir diken olduğunu düşünün. Bunu çıkarmak için başka bir diken kullanırım fakat işim bittiğinde her ikisini de atarım; ikinci dikeni saklamaya ihtiyacım yok çünkü sonuçta her ikisi de dikendir. Öyleyse kötü eğilimler iyilerle etkisiz hale getirilmeli, akıldaki kötü izlenimler, iyi izlenimlerin dalgalarıyla, kötülük tamamen yok oluncaya veya aklın bir köşesinde kontrol altında tutuluncaya kadar yok edilmelidir. Fakat sonra iyi eğilimler de kontrol altına alınmalıdır. İşte bu şekilde “bağlı olan” “bağlı olmayan” haline gelir. Çalışın fakat eylemin veya onun düşüncesinin akılda derin bir izlenim bırakmasına izin vermeyin. Bırakın dalgalar gelsin ve gitsin, bırakın akıl ve beyin eylemlerine devam etsin fakat onların ruhta derin bir izlenim yaratmasına izin vermeyin.

 

Peki bu nasıl yapılabilir? Görüyoruz ki; bağlandığımız herhangi bir eylem veya hareketin izi kalıcı oluyor. Gün boyunca yüzlerce insanla karşılaşabilirim ama bunların arasında sadece birini seversem, gece yatıp gördüğüm tüm yüzleri düşünmeye çalıştığımda aklıma gelen tek yüz belki de sadece bir an gördüğüm ve sevdiğim o yüzdür. Tüm diğer yüzler yok olmuştur. Bu insana olan bağlılığım, aklımda derin bir izlenim oluşturmuştur. Tüm izlenimler fizyolojik olarak aynıdır; gördüğüm farklı yüzlerin her biri retina üzerine yansır ve beyin bunun resmini çeker. Buna rağmen bunların akıl üzerindeki etkileri arasında hiçbir benzerlik yoktur. Bu yüzlerin çoğu belki de hiç aklımda olmayan tamamen yeni yüzlerdi fakat bir anlık bakışta gördüğüm yüz bende bir çağrışım yarattı. Belki de o insanı yıllardır aklımda resmetmiştim, belki onun hakkında yüzlerce şey biliyordum ve onu görmem, aklımda yüzlerce yıldır uyuyan hatıraları canlandırdı. Bu izlenim, farklı yüzlerinkinden belki de yüzlerce kez fazla tekrarlandığı için akıl üzerinde büyük bir etki yarattı.

 

İşte bu yüzden bağlanmayın. Bırakın işler devam etsin, beyin merkezleri çalışsın, durmadan çalışın fakat en ufak bir dalgacığın bile aklı ele geçirmesine izin vermeyin. Sanki bu topraklarda bir yabancıymışsınız, misafirmişsiniz gibi çalışın. Durmadan çalışın fakat kendinizi bağlamayın, tutsaklık korkunçtur. Bu dünya, bizim yaşama alanımız değil, sadece geçtiğimiz evrelerden biridir. Samkhya felsefesinin büyük deyişini hatırlayın: “Doğa ruh içindir, ruh doğa için değil.” Doğanın varoluşunun tek sebebi ruhun eğitimidir, bundan başka anlamı yoktur. O vardır çünkü ruhun bilgiye sahip olması ve bilgi ile kendini özgürleştirmesi gerekir. Bunu daima hatırlarsak, hiçbir zaman doğaya bağlanmayız, biliriz ki; doğa okumamız gereken bir kitaptır ve gerekli bilgiyi kazandıktan sonra kitabın artık bizim için bir değeri kalmayacaktır. Oysa biz bunu yapmak yerine nedense kendimizi doğa ile özdeşleştiriyoruz, ruhun doğa için olduğunu, ruhun beden için olduğunu ve genel bir deyişte söylendiği gibi; insanın “yaşamak için yediğini“ değil de “yemek için yaşadığını” düşünüyoruz. Bu hatayı durmadan yapıyoruz; doğayı kişi gibi değerlendiriyor ve ona bağlanıyoruz ve bu bağlılık oluştuğunda ise ruh üzerinde bizi aşağı çeken ve özgürlükle değil de köle gibi çalıştıran derin bir iz yaratılmış oluyor.

 

Bu öğretinin tüm ana fikri; köle gibi değil efendi gibi çalışmamız gerektiğidir. Durmadan çalışmalıyız fakat bir kölenin işini yapmamalıyız. Herkesin nasıl çalıştığını görmüyor musunuz? Hiç kimse tamamen dinlenemiyor bile. İnsanoğlunun yüzde doksan dokuzu köle gibi çalışıyor ve bunun neticesi ıstıraptır, bunların hepsi bencilce çalışmalardır. Özgürlükle çalışın! Sevgiyle çalışın! Sevgi kelimesini anlamak çok zordur. Sevgi, özgürlük olmadığı sürece asla gelmez. Bir kölenin içinde gerçek sevgi olması ihtimali yoktur. Bir köle satın alırsanız, onu zincirlerle bağlarsanız ve onun sizin için çalışmasını sağlarsanız, o gerçekten bir köle veya bir makine gibi çalışacaktır fakat onun içinde sevgi olmayacaktır. Biz de bu dünyadaki şeyler için köle gibi çalışırsak içimizde sevgi olamaz ve yaptığımız iş de gerçek iş değildir. Bu, akrabalar ve arkadaşlar için yapılan işler için de kendimiz için yaptığımız işler için de geçerlidir. Bencil iş kölenin işidir. Her sevgi eylemi mutluluk getirir, karşılığında huzur ve içsel tatmin getirmeyen bir sevgi davranışı yoktur. Gerçek Varlılık, Gerçek Bilinç ve Gerçek Sevgi birbirine sonsuz bağlıdır ve üçü birdir. Biri olduğunda diğerleri de olmalıdır ve onlar (Varlılık, Bilinç ve Sevinç) O’nun üç tarafıdır. Varlılık izafi hale geldiğinde onu dünya olarak görürüz, Bilinç dünyadaki şeylerle ilgili bilgiye dönüşür ve Sevinç ise insan yüreği tarafından bilinen tüm sevginin temellerini oluşturur. Bu nedenle, gerçek sevgi asla sevilene veya sevene acı verecek şekilde davranmaz. Bir erkeğin bir kadını sevdiğini düşünün. Onun hep kendisine ait olmasını ister ve onun her hareketini kıskanır, hep yanında oturmasını ister, yanında durmasını, onun yanında yemek yemesini ve dolaşmasını ister. Bu durumda erkek kadının kölesidir ve onun da kendi kölesi olmasını ister. Bu sevgi değildir, bu kölenin kendisinin sevgi olduğunu iddia eden bir çeşit hastalıklı tutkusudur. Bu sevgi olamaz çünkü acı verir, eğer kadın erkeğin istediğini yapmazsa bu erkeğe acı getirecektir. Sevgi acı verici bir tepki getirmez, sevgi sadece sevinç getirir. Eğer getirmiyorsa, o sevgi değildir, başka bir şeyin sevgi ile karıştırılmasıdır. Eşinizi, çocuklarınızı, bütün dünyayı, bütün evreni hiçbir acı veya kıskançlık tepkisi ya da bencilce bir duygu olmadan sevmeyi başardığınızda, bağlanmama haline geçebilmek için uygun durumdasınızdır.

 

Krişna diyor ki: “Bak bana Arjuna! Eğer bir an için bile çalışmayı bıraksam, tüm evren ölecektir. Oysa benim çalışmaktan kazanacağım hiçbir şey yok. Ben Tek Olan Tanrı’yım. Peki neden çalışıyorum? Çünkü dünyayı seviyorum.” Tanrı bağlı değildir çünkü O sever ve o gerçek sevgi bizi bağlarımızdan kurtarır. Bağlanmanın ve dünyevi şeylere sarılmanın olduğu yerde, bunun sadece iki maddenin parçacıkları arasındaki çekim olduğunu-iki bedeni daima birbirine çeken ve yakınlaşamadıklarında acı veren bir şey-olduğunu bilmelisiniz. Fakat gerçek sevginin olduğu yerde bu, fiziksel çekime dayanmaz. Böyle sevgililer birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olabilirler ama sevgileri her zaman aynı olacak, ölmeyecek ve asla herhangi bir acı verici tepki üretmeyecektir.

 

Bu bağlanmama halini elde etmek nerdeyse tüm hayatlık bir iştir fakat bu noktaya varır varmaz sevgi hedefine ulaşmış ve özgür olmuşuzdur. O zaman doğanın bağları bizden uzaklaşır ve doğayı olduğu gibi görmeye başlarız, artık doğa bizim için zincir üretmez. İşte o zaman özgür olur ve çalışmaların sonuçlarını dikkate almayız. O durumda sonuçların ne olacağını kim önemser ki?

 

Çocuklarınızdan onlara verdiklerinizin karşılığında bir şeyler istiyor musunuz? Onlar için çalışmak sizin görevinizdir. Bir kişi için, bir şehir için veya ülke için ne yaparsanız yapın, onlara çocuklarınıza davrandığınız gibi davranın; karşılığında hiçbir şey beklemeyin. Daima veren kişi durumunda olursanız ve verdiğiniz her şey dünyaya karşılık düşüncesi olmaksızın sunulan şeyler olursa, o zaman yaptığınız iş size bağ yaratmayacaktır. Bağlanma, sadece bir karşılık beklediğimizde oluşur.

 

Köleler gibi çalışmak bencillik ve bağlanma ile sonuçlanıyorsa, kendi aklımızın efendileri gibi çalışmak da bağlanmamanın sevincini ortaya çıkarır. Çoğu zaman hak ve adaletten bahsederiz fakat dünyada bunların çocukça konuşmalardan ibaret olduğunu görüyoruz. İnsanın davranışını belirleyen iki şey vardır: Güç, iktidar ve merhamet. İktidarın uygulaması her zaman bencilliği ortaya çıkarır. Tüm insanlar genellikle sahip oldukları gücü ve iktidarı sonuna kadar kullanmak isterler. Merhamet ise göklerin kendisidir, iyi olmak için merhametli olmamız gerekir. Hak ve adalet bile hep merhamete dayanmalıdır. Yaptığımız işin neticesinde sonuç elde etme düşünceleri, ruhsal ilerlememize engel olur ve sonunda acı getirir.

 

Bu merhamet ve fedakarca hayırseverlik düşüncesinin pratiğe dökülmesinin bir yolu daha vardır; bu işe ibadet gibi bakmaktır. Bu durumda çalışmamızın tüm meyvelerini Tanrı’ya bırakıp, ona bu şekilde hizmet ederken, yaptığımız iş karşılığında insanlıktan herhangi bir şey beklemeye hakkımız olmaz. Tanrı’nın Kendisi de durmadan çalışır ve O hiçbir zaman bağlı değildir. Suyun lotus yaprağını ıslatamayacağı gibi, iş de fedakar insanı bağlayamaz. Fedakar ve bağımsız olan insan, kalabalık ve günahkar bir şehrin tam kalbinde yaşayabilir fakat günah ona dokunmaz.

 

Bu kendini tamamen feda etme fikri, aşağıdaki hikayede gösterilmiştir.

 

Kurukşetra savaşından sonra Pandava kardeşler, büyük bir fedakarlık yaptılar ve fakirlere çok büyük hediyeler verdiler. Bütün insanlar, bu fedakarlığın büyüklüğü ve zenginliği karşısında hayretlerini ifade ettiler ve böyle bir fedakarlığı dünyanın daha önce hiç görmediğini söylediler. Fakat törenden sonra, bedeninin yarısı altın, yarısı kahverengi olan bir mongus(firavun faresi) geldi, salonda yuvarlanmaya başladı ve etraftakilere: “Hepiniz yanılıyorsunuz. Bu fedakarlık değildir.” dedi. Onlar ise: “Ne! Bunun fedakarlık olmadığını söylüyorsun! Peki fakirlere ne kadar çok para ve mücevherler dağıtıldığını ve herkesin zengin ve mutlu olduğunu görmüyor musun? Bu bir insan tarafından yapılmış en muhteşem fedakarlıktır.” diye cevap verdiler.

 

Fakat mongus: “Bir zamanlar küçük bir köy varmış ve orada fakir bir brahmin karısı, oğlu ve oğlunun karısı ile beraber yaşarmış. Çok fakirlermiş ve sadece onlara vaaz ve dersler karşılığında verilen küçük hediyelerle yaşarlarmış. Sonra bu ülkeye üç yıl süren bir kıtlık gelmiş ve brahmin bu dönemde her zamankinden çok sıkıntı çekmiş. En sonunda aile günlerce acı çektikten sonra baba bir sabah eve güçlükle temin ettiği bir parça arpa unu getirmiş, dörde bölmüş ve her bir parçayı evdekilere dağıtmış. Tam yemek için hazırlanırlarken kapı çalmış. Baba kapıyı açtığında, gelenin bir misafir olduğunu görmüş.” (Hindistan’da misafir kutsaldır, tanrı gibi kabul edilir ve ona öyle davranılması gerekir.) “Bunun üzerine brahmin: ‘Hoş geldiniz, içeri buyurun.’ demiş ve misafirin önüne kendi yemek payını koymuş. Misafir bunu hemen yiyip bitirmiş ve: ‘Bayım siz beni neredeyse öldürüyordunuz. On gündür açlıktan ölüyorum ve bu parça benim açlığımı daha da arttırdı.’ demiş. Bunun üzerine brahminin karısı brahmine: ‘Ona benim payımı da ver.’ demiş. Ama kocası kabul etmemiş. Kadın yine de ‘Burada aç bir insan var. Ev sahipleri olarak görevimiz onun beslemektir ve benim de eş olarak görevim, sende ona verilecek bir şey kalmadığını görüyorken ona kendi payımı sunmaktır.’ diyerek ısrar etmiş. Misafir onu da yemiş ama hala doymamış. Bunun üzerine oğul: ‘Benim payımı da al. Benim de oğul olarak görevim, babamın görevini tamamlamasına yardımcı olmaktır.’ diyerek kendi payını misafire vermiş. Misafir onu da yiyip tatmin olmadığında brahminin oğlunun eşi de kendi payını ona vermiş. Bu yeterli olmuş ve misafir onları kutsayarak oradan ayrılmış. O gece bu dört kişi açlıktan ölmüş. O undan bazı parçacıklar yere dökülmüş ve ben onların üzerinde yuvarladığımda bedenimin yarısı sizin de gördüğünüz gibi altına dönüştü. O zamandan beri buna benzer bir fedakarlık bulabilmek umuduyla dünyayı dolaşıyorum fakat hiçbir yerde bulamadım, burada da bedenimin diğer yarısı altına dönüşemedi. Bu yüzden, bunun fedakarlık olmadığını söylüyorum.” demiş.

 

Bu hayırseverlik anlayışı artık Hindistan’da yok oluyor ve yüce insanların sayısı gittikçe azalıyor. İngilizce öğrenmeye başladığımda bir hikaye kitabında, çalışamaya giden saygılı bir çocuğun kazancının bir kısmını yaşlı annesine vermesinin üç, dört sayfa boyunca övüldüğünü okumuş ve çok şaşırmıştım. Hiçbir Hintli çocuk bu hikayedeki ahlaki mesajı anlayamaz. Şimdi ben Batı’nın, “herkes kendisi için” düşüncesini bildiğimden bunu daha iyi anlayabiliyorum. Bazı insanlar gerçekten her şeyi kendilerine saklıyor, annelerini, babalarını, eşlerini ve çocukları önemsemiyorlar. Bu hiçbir zaman ve hiçbir yerde, bir sivil insanın ideali olmamalıdır.

           

Şimdi Karma Yoga’nın ne anlama geldiğini görüyorsunuz; ölüm anında bile herkese soru sormaksızın yardım etmek. Milyonlarca kere aldatılın ama asla soru sormayın ve asla iyilik yaptığınızı düşünmeyin. Asla fakirlere verdiklerinizle övünmeyin ve onlardan minnettarlık beklemeyin, aksine size hayırseverlik yapma fırsatı verdikleri için onlara minnettar olun. Buradan görülüyor ki; ideal bir sivil insan olmak ideal bir sannyasin olmaktan daha zor bir iştir ve hareketli bir hayat, eğer vazgeçiş hayatından daha zor değilse, en azından onunla eşit zorluğa sahiptir.

 

 

 

BÖLÜM 4

 

GÖREV NEDİR?

 

Karma Yoga çalışmasında görev kavramının ne olduğunu bilmek gerekir. Eğer bir şeyler yapmam gerekiyorsa önce bunun benim görevim olduğunu bilmeliyim ve ancak sonra o görevi yerine getirebilirim. Görev anlayışı ise farklı milletlerde farklıdır. Muhammed’e inananlar Kuran’da yazanların, Hintliler Veda’larda yazanların ve Hristiyanlar ise İncil’de yazanların görevleri olduğunu söylerler. Hayattaki farklı durumlara, farklı tarihsel dönemlere ve farklı milletlere göre değişen çeşitli görev anlayışlarının olduğunu görüyoruz.

 

Görev terimi, tüm diğer evrensel, soyut terimler gibi tam olarak tarif edilemez, onun hakkında ancak onun pratik işleyişini ve sonuçlarını inceleyerek fikir sahibi olabiliriz. Önümüzde bazı olaylar gerçekleştiğinde, onlara karşı doğal veya öğretilmiş bir tarzda davranma eğilimi hissederiz, böyle bir uyarı geldiğinde akıl durum üzerine düşünmeye başlar, bazı koşullarda belirli bir davranışın doğru olduğunu düşünürken, farklı bir zamanda ve tamamen aynı koşullarda bu davranışın yanlış olduğunu düşünebilir. Her yerdeki sıradan görev fikri ise her iyi insanın kendi vicdanının sesini dinlemesidir. Fakat bir davranışı görev yapan şey nedir? Eğer bir Hristiyan bir parça sığır eti bulup onu kendi hayatını kurtarmak için yemez veya başka birisinin hayatını kurtarmak için vermezse, görevini yapmadığını düşünür. Ama eğer bir Hintli bu eti yemeye kalkarsa veya başka bir Hintli’ye verirse o da aynı şekilde görevini yapmadığını düşünecektir çünkü Hintli’nin gelenekleri ve eğitimi onun böyle hissetmesini sağlar. Geçen yüzyılda Hindistan’da, tugalar olarak adlandırılan bir soygun çetesi vardı. Onlar görevlerinin herkesi öldürmek ve paralarını çalmak olduğunu ve ne kadar çok insan öldürürlerse o kadar iyi olduklarını düşünüyorlardı. Genellikle bir insan sokağa çıkıp başka bir insanı öldürürse, yanlış yaptığını düşünerek bundan üzüntü duyma eğilimindedir. Fakat aynı insan, ordudaki bir asker olarak, bir değil yirmi kişiyi öldürürse, görevini layıkıyla yerine getirdiğini düşünerek memnun olur.

 

Bu nedenle görevi tanımlayanın yapılan şey olmadığını görüyoruz. Görevin objektif bir tanımını vermek bu nedenle imkansızdır. Yine de görev, sübjektif açıdan tanımlanabilir. Bizi Tanrı’ya doğru götüren herhangi bir eylem veya hareket iyidir ve görevimizdir, bizi aşağıya doğru götüren her eylem veya hareket ise kötüdür ve görevimiz değildir. Sübjektif açıdan baktığımızda, bazı eylemler veya hareketler bizi yüceltme ve yükseltme eğiliminde iken, bazılarının bizi düşürme ve alçaltma eğiliminde olduğunu görürüz. Fakat çok çeşitli durumlar ve çeşitli insanlar için, hangi davranışların ne tür eğilime sahip olduğunu kesin olarak söylemek mümkün değildir. Yine de, evrensel olarak tüm insanlık tarafından kabul edilmiş, çağlar boyunca tüm mezhepler ve ülkelerde kabul görmüş tek bir görev fikri vardır ve bu bir Sanskrit özdeyişinde şu şekilde özetlenmiştir: ”Yaşayan hiçbir varlığa zarar vermemek erdemdir, herhangi bir varlığa zarar vermek ise günahtır.”

 

Bhagavad Gita sıkça, doğuma ve hayattaki konumlara bağlı görevlerden bahseder. Doğum ve hayattaki veya toplumdaki konum, bireylerin hayatın çeşitli faaliyetlerine karşı zihinsel ve ahlaki tutumunu belirler. Bu nedenle bizi yüceltecek ve yükseltecek işleri, içinde doğduğumuz toplumun ideallerine ve faaliyetlerine göre yerine getirmek bizim görevimizdir. Ama özellikle hatırlanmalıdır ki; aynı idealler ve faaliyetler tüm toplumlarda ve ülkelerde geçerli değildir, bizim bu konudaki cehaletimiz ise bir milletin diğer bir millete olan nefretinin temel nedenidir. Bir Amerikalı kendi ülkesinin geleneklerine uygun davranışın en iyi şey olduğunu ve kendi geleneklerine uymayan insanların çok kötü olmaları gerektiğini düşünür. Bir Hintli ise kendi geleneklerinin dünyadaki en iyi ve tek doğru gelenek olduğunu ve buna uymayanların hayattaki en kötü insanlar olduklarını düşünür. Bu hepimizin sıkça yapma eğiliminde olduğumuz doğal bir hatadır. Fakat bu çok zararlıdır ve dünyadaki acımasızlığın yarısının nedenidir.

 

Amerika’ya geldiğimde, Chicago Fuarından geçerken bir adam arkadan türbanımı çekiştirdi. Arkama baktığımda, temiz giyimli ve kibar görünüşlü bir adam gördüm. Onunla konuştuğumda ve o İngilizce bildiğimi fark ettiğinde şaşkına döndü. Başka bir zaman, yine aynı fuarda başka birisi beni itmişti. Neden yaptığını sorduğumda, utanarak ve kekeleyerek: “Neden böyle giyiniyorsun?” dedi ve özür diledi. Bu insanların sempatileri kendi dilleri ve kendi giyim tarzları ile sınırlıydı. Güçlü milletlerin güçsüz olanlardan hoşlanmamasının sebebi, insanların birbiri hakkındaki dostça duygularını kurutan bu tarz önyargılardır. Chicago’da bana neden kendi istediği gibi giyinmediğimi soran ve bana bu yüzden kötü davranan adam çok iyi bir insan, çok iyi bir baba ve çok iyi bir vatandaş olabilir ama onun doğasındaki iyilik, farklı giyinen bir insan görür görmez yok oldu. Yabancılar tüm ülkelerde istismar edilir çünkü onlar kendilerini nasıl savunacaklarını bilemezler ve bu yüzden de orada gördükleri insanlarla ilgili yanlış izlenimler taşırlar. Denizciler, askerler ve tüccarlar yabancı ülkelerde, kendi ülkelerinde yapmayı hayal bile edemedikleri tuhaf davranışlar gösterirler. Belki de Çinlilerin, Avrupalılara ve Amerikalılara “yabancı şeytanlar” demesi bu yüzdendir. Onlar Batı hayatının iyi ve sevecen taraflarını görselerdi belki de bunu yapmazlardı.

 

Bu nedenle hatırlamamız gereken bir nokta; başkalarının görevlerini hep onların kendi gözlerinden görmeye çalışmamız ve asla başka insanların geleneklerini kendi ölçülerimizle yargılamamamız gerektiğidir. Ben evrenin kuralı değilim. Ben kendimi dünyaya uydurmalıyım, dünya kendini bana göre ayarlamak zorunda değil. Görüyoruz ki; çevre görevlerimizin doğasını değiştirebiliyor ve herhangi bir zamanda kendimizin olan görevi yapmak, bu dünyada yapabileceğimiz en iyi şeydir. Öncelikle doğuştan gelen görevlerimizi yerine getirelim ve bunu yaptıktan sonra hayattaki ve toplumdaki konumumuzdan kaynaklanan görevleri yerine getirelim. Yine de insan doğasında olan büyük bir tehlike vardır ve bu insanın kendisini hiç incelememesidir. İnsan, kendisinin kral gibi tahtta oturmaya çok uygun olduğunu düşünür. Öyle olsa bile öncelikle kendi konumundaki görevleri yerine getirdiğini göstermelidir ve sonra onun için daha yüksek görevler gelecektir. Dünyada dürüstçe çalışmaya başladığımızda doğa önce bizi sağa sola savurur ama sonra kendi yerimizi bulmamızı sağlar. Hiç kimse uygu