H i n t   S p i r i t ü a l   K ü l t ü r   v e   Y o g a   W E B   S i t e s i
      
 
   Anasayfa
      
    Yoga Kültürü
 
   Vedalar ve Neo-Vedanta
    
    Avatar Şri Ramakrişna
  
    Swami Vivekananda
 
     Karma Yoga
  
     Jnana Yoga
  
     Bhakti Yoga
   
     Raja Yoga
   
     Pratik Vedanta
    
     Diğer Eserleri
          
    Kütüphane
  
    Resim Galerisi
  
    Linkler
 
 
   E-mail
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
   
 
   
  
  
 
 
       
      

 

 JNANA YOGA

      

 

       SWAMİ VİVEKANANDA

       JNANA YOGA

                          (Tercüme: Nimedita Sarasvati)

 

1          İNSANIN GERÇEK DOĞASI                                

 

2          MAYA VE İLLÜZYON                               

 

3          MAYA VE TANRI KAVRAMININ EVRİMİ

 

4          MAYA VE ÖZGÜRLÜK                  

 

5          MUTLAK VE TEZAHÜR

 

6          TANRI HER ŞEYDE                        

 

7          İDRAK

 

8          ÇEŞİTLİLİK İÇİNDE BİRLİK       

 

9          RUH’UN ÖZGÜRLÜĞÜ                

 

10        KOZMOS: MAKROKOZMOS       

           

11        KOZMOS: MİKROKOZMOS        

 

12        ÖLÜMSÜZLÜK                                          

 

13        ATMAN                                             

 

14        ATMAN’IN TUTSAKLIĞI VE ÖZGÜRLÜĞÜ

 

15        GERÇEK İNSAN VE GÖRÜNEN İNSAN                      

 

 

 

 

BÖLÜM 1

 

    İNSANIN GERÇEK DOĞASI

(Londra)

 

İnsanın duyulara bağlılığındaki kararlılık çok büyüktür. İnsan her ne kadar içinde yaşadığı ve hareket ettiği dışsal dünyanın son derece sağlam ve dayanıklı olduğunu düşünse de, bireylerin ve ırkların hayatlarında gönülsüzce de olsa; “Bu gerçek mi?” diye sordukları bir zaman mutlaka gelir. Duyularını sorgulamak için bir an bile bulamayan ve her anı birtakım duyusal zevklerle dolu olan insan bile ölüm geldiğinde; “Bu gerçek mi?” diye sormak zorunda kalır. Din bu soruyla başlar ve bu sorunun cevabıyla biter. En uzak geçmişte bile ve kayıtlı tarihin bile bize yardımcı olamadığı noktada, mitolojinin gizemli ışığında ve uygarlığın loş alacakaranlığında da aynı sorunun sorulmuş olduğunu görüyoruz; “Gerçek nedir?”

 

Upanişad’ların en şiirsel olanlarından Katha Upanişad şu soruyla başlar: “Bir insanın ölümüyle bir tartışma doğar. Bir taraf onun sonsuza kadar yok olduğunu söylerken diğer taraf onun hala yaşıyor olduğunda ısrar eder. Bunlardan hangisi doğrudur?” Bu soruya çok çeşitli cevaplar verilmiştir. Tüm metafizik, felsefe ve din dünyası bu soruya verilen çeşitli cevaplarla doludur. Aynı zamanda bunu bastırmak ve “Bunun ötesinde ne var? Gerçek nedir?” diye soran aklı susturmak için girişimlerde de bulunulmuştur. Fakat ölüm olduğu sürece tüm bu girişimler daima başarısız olacaktır. Biz ötede bir şey göremediğimizi söyleyebiliriz, tüm umutlarımızı ve hedeflerimizi şimdiki ana hapsedebiliriz ve duyu dünyasının dışında herhangi bir şey düşünmemek için gayret edebiliriz ve belki de dışarıdaki her şey bizim onun dar sınırları içinde kalmamıza yardım eder. Tüm dünya bizim şimdinin ötesine gitmemizi engellemek için bir araya gelebilir. Yine de ölüm olduğu sürece bu soru tekrar ve tekrar ortaya çıkacaktır; “Ölüm, bağlandığımız tüm bu şeylerin sonu mudur, oysa tüm bunlar tüm gerçekliklerden daha gerçek, tüm maddelerden daha sağlam ve dayanıklı görünüyordu.” Dünya sanki bir anda ortadan kaybolur gider. Her akıl, ne kadar katılaşmış da olsa, ötesinde sonsuz derinliklerin bulunduğu bir uçurumun kenarına geldiğinde, geri çekilip; “Bu gerçek mi?” diye sormak durumunda kalır. Yaşam boyunca büyük bir aklın tüm enerjileriyle ufak ufak biriktirilen umutlar bir saniye içinde yok olur. Tüm bunlar gerçek miydi? Bu soru cevaplanmalıdır. Zaman asla gücünü azaltmaz aksine gücüne güç katar. Bunun yanı sıra bir de mutlu olma arzusu vardır. Biz kendimizi mutlu etmek için her şeyin peşinden koşarız, dışsal duyu dünyasındaki hedeflerimiz için durmadan çabalarız. Başarılı bir hayatı olan genç bir adama sorduğunuzda o size bunun gerçek olduğunu söyleyecektir ve o gerçekten de böyle düşünür. Aynı insan yaşlandığında ve talihin artık onun peşini bıraktığını gördüğünde ise bunun kader olduğunu söyleyecektir. Ve en sonunda o, isteklerinin hiçbir zaman karşılanamayacağını idrak eder. Nereye giderse gitsin önüne aşamayacağı bir duvar vardır. Her duyusal faaliyet bir tepki ile sonuçlanır. Her şey gelip geçicidir. Zevk, ıstırap, lüks, refah, güç ve yoksulluk ve hatta yaşamın kendisi bile gelip geçicidir.

 

Bu durumda insanlığa iki yol kalıyor. Birisi nihilistlerin inandığı gibi; her şeyin bir hiç olduğuna, bizim hiçbir şey bilmediğimize, ne gelecek, ne geçmiş ne de şimdi hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimize inanmaktır. Fakat hatırlamalıyız ki; geçmişi ve geleceği inkar edip şimdiye sarılmayı istemek sadece aptallıktır. Anne ve babayı inkar edip çocuğu savunmak da aynı derecede mantıksızdır. Geçmiş ve geleceği inkar etmek için, kaçınılmaz olarak şimdi de inkar edilmelidir. Bu ilk yol nihilistin yoludur. Ben bir an için bile gerçekten nihilist olabilen bir insan görmedim. Konuşmak her zaman kolaydır.

 

Sonra ikinci yol gelir. Bu ise; bir açıklama aramak, gerçeği bulmaya çalışmak, sonsuz değişken ve gelip geçici olan bu dünyanın tam ortasında gerçek olanı keşfetmektir. Madde moleküllerinin toplamından oluşan bu bedende gerçek olan herhangi bir şey var mıdır? Bu insan aklının tarihi boyunca süregelen bir araştırmadır. En eski zamanlarda bile insan aklında bazı anlık parlamaların olduğunu ve o zaman insanın bu bedenin bir adım bile ötesine gittiğinde, her ne kadar ona çok benzese de dışsal beden olmayan, ondan çok daha tam, ondan çok daha mükemmel olan ve bu beden dağıldığında bile kalmaya devam eden bir şey bulduğunu görüyoruz. Rig-Veda’nın ilahilerinde ölü bir bedeni yakan Ateş Tanrı’sına ithafen; “Al onu Ey Ateş, kollarına nazikçe, ona mükemmel bir beden, parlak bir beden ver, onu tanrıların yaşadığı yere, acının olmadığı yere, ölümün olmadığı yere götür.” denildiğini görüyoruz. Aynı fikrin her dinde mevcut olduğunu göreceksiniz. Ve bununla beraber bir fikir daha ediniyoruz. İstisnasız tüm dinlerin, insanın önceden olduğu şeyin bozulmuş hali olduğunu, mitolojik sözlerle veya en açık felsefi dille veya şiirin güzel ifadeleriyle ortaya koyduğu da önemli bir gerçektir. İnsanın önceden olduğu şeyin dejenere olmuş hali olduğu, her kutsal metinde ve her mitolojide bulunan bir konudur. Bu Yahudi kutsal metinlerinde bulunan Adem’in düşüşü hikayesinin ana fikridir. Bu Hint kutsal metinlerinde de tekrar ve tekrar yinelenir; bu, hiçbir insanın ölmeyi istemediği sürece ölmediği, bedenini istediği sürece koruyabildiği ve aklının temiz ve güçlü olduğu ve onların Gerçek Çağı dedikleri bir dönemin hayalidir. Orada kötülük ve ıstırap yoktu ve şimdiki çağ ise o mükemmellik halinin dejenerasyonuyla oluşmuştur. Bununla beraber her yerde bir tufan hikayesinin bulunduğunu da görüyoruz. Bu tufan hikayesi, şimdiki çağın önceki bir çağın dejenere olmuş hali olduğu fikrinin her din tarafından kabul edildiğinin bir kanıtıdır. Bir tufan gelip insanlığın büyük kısmını silip süpürene kadar her şey daha ve daha dejenere olmuş ve bunun ardından tekrar yükselme süreci başlamıştır. Her şey önceki o temizlik haline ulaşmak için yavaş yavaş yukarı doğru ilerler. Eski Ahit’teki tufan hikayesini bilirsiniz. Aynı hikaye eski Mısırlılarda, Babillilerde, Çinlilerde ve Hintlilerde de vardır. Kadim ve yüce bir bilge olan Manu, Ganj nehrinin kıyılarında dua ederken küçük bir balık ona gelip kendisini korumasını istemiş. O da balığı önündeki su dolu bir tasın içine koymuş ve ona; “Ne istiyorsun?” diye sormuş. Küçük balık büyük bir balık tarafından izlendiğini söylemiş ve Manu’dan kendisini korumasını istemiş. Manu küçük balığı evine götürmüş ve sabah olduğunda ise balığın neredeyse tas kadar büyüdüğünü ve; “Ben bu tasta artık yaşayamam.” dediğini görmüş. Manu onu bir tanka koymuş ve ertesi gün balık yine tank kadar büyümüş ve artık orada yaşayamayacağını söylemiş. Manu onu bir nehre götürmüş ve ertesi sabah balığın nehri doldurduğunu görmüş. Manu onu okyanusa koyarken balık; “Manu, Ben bu evrenin Yaratıcısıyım. Ben dünyada tufan yapacağım ve seni uyarmak için bu şekli alarak buraya geldim. Bir gemi inşa et, içine her çeşit hayvandan bir çift koy ve aileni de gemiye al. Sonra benim boynuzlarım sudan çıkacak, gemiyi ona bağlayın ve tufan bittiğinde dışarı çıkın ve çoğalın.” demiş. Böylece dünyada tufan olmuş ve Manu kendi ailesini, her çeşit hayvandan bir çifti ve her çeşit bitkinin tohumunu kurtarmış. Tufan sona erdiğinde ise onlar gelip dünyada çoğalmışlar ve biz şimdi “insan” (ing. man) olarak adlandırılıyoruz çünkü biz Manu’nun soyundan geliyoruz.

 

İnsan dili, insanın kendi içinde var olan gerçeği ifade etme çabasıdır. Ben inanıyorum ki; bebeğin anlaşılamayan seslerden oluşan dili bile en yüksek felsefeyi ifade etmeye çabalar fakat sadece bebeğin bunu ifade etmek için gerekli organları veya araçları yoktur. En yüksek filozofların diliyle bebeğin anlaşılmaz konuşmaları arasındaki fark türde değil derecededir. Şimdiki zamanın en doğru, en sistematik, en matematiksel dediğiniz dili ile eskilerin belirsiz, mistik, mitolojik dilleri arasındaki fark sadece derecededir. Hepsinin arkasında büyük bir fikir vardır ve o fikir kendisini ifade etmeye çabalar ve çoğunlukla bu eski mitolojilerin arkasında gerçek külçeleri varken, üzülerek söyleyebilirim ki modern zamanların ince ve parlatılmış ifadelerinin arkasında çoğunlukla berbat çöpler vardır. Öyleyse mitoloji ile kaplı veya modern zamanlarla uyuşmuyor diye herhangi bir şeyi kenara atmamamız gerekir. Eğer insanlar dinlere, çoğu dinin insanlara peygamberler tarafından öğretilen mitolojilere inanmaları gerektiğini söylediği için gülüyorlarsa, onların bu modernlere çok daha fazla gülmeleri gerekir. Modern zamanlarda eğer bir insan Musa’dan, Budda’dan veya İsa’dan alıntı yapıyorsa ona gülerler fakat Huxley, Tyndall veya Darwin’in ismini verdiğinde o hemen kabul görür. “Huxley böyle söyledi.” denmesi çoğu kişi için yeterlidir. Batıl inançlardan ne kadar da özgürüz! Birincisi dini bir batıl inançtır ve diğeri ise bilimsel batıl inanç, o dini batıl inançla ruhsallığın hayat veren firikleri ortaya çıkar diğeriyle ise sadece hırs ve açgözlülük. O dini batıl inanç Tanrı’ya tapmaktır, diğeri ise kirli servete, şöhrete ve güce tapmaktır. İşte fark budur.

 

Tekrar mitolojiye dönecek olursak; tüm bu hikayelerin arkasında, insanın önceden olduğu şeyin bozulmuş hali olduğu fikrinin bulunduğunu görürüz. Şimdiki zamanlara geldiğimizde ise modern araştırmaların bu durumu reddettiğini görüyoruz. Evrimciler bu önermeye tamamen karşılar. Onlara göre insan yumuşakçanın evrimleşmiş halidir ve bu nedenle mitolojik ifadeler doğru olamaz.

 

Hindistan’da ise bu iki durumu uzlaştıran bir mitoloji bulunmaktadır. Hint mitolojisinin her ilerlemenin dalga formunda olduğuna dayanan bir teorisi vardır. Her dalgayı bir iniş izler, sonra çıkış, sonra iniş ve sonra tekrar çıkış şeklinde ilerler durur. Hareket daima döngülerle gerçekleşir. Modern araştırma zemininden bakıldığında bile insanın sadece evolüsyondan (evrim) ibaret olamayacağının kesinlikle doğru olduğu görülür. Her evolüsyon bir involüsyonu gerektirir. Modern bilim adamı da size, bir makinenin çıkışında ancak ona verdiğiniz kadar enerji alabileceğinizi söyleyecektir. Hiçbir şey yoktan var edilemez. Eğer bir insan yumuşakçanın evrimleşmiş haliyse, o zaman mükemmel insan; Budda-insan, Hristo-insan da yumuşakçanın içinde mevcuttur. Eğer öyle değilse bu dev şahsiyetler nereden geldi? Hiçbir şey yoktan gelemez. Bu nedenle biz kutsal metinleri modern ışıkla uzlaştırmak durumundayız. Mükemmel insan haline gelinceye kadar kendisini çeşitli aşamalarda yavaş yavaş ortaya koyan o enerji yoktan gelmiş olamaz. O bir yerlerde vardı ve eğer yumuşakça veya protoplazma sizin onu takip edebildiğiniz ilk noktaysa, o protoplazma veya yumuşakça da bir şekilde o enerjiyi içeriyor olmalıdır.

 

Ayrıca beden dediğimiz bu madde bileşiminin, ruh veya düşünce dediğimiz kuvvetin ortaya çıkışının nedeni mi olduğu yoksa düşüncenin mi bu beden ile kendisini ortaya koyduğu hakkında büyük bir tartışma süregeliyor. Dünya dinleri hiç şüphesiz düşünce denilen kuvvetin beden ile kendisini ortaya koyduğunu kabul eder, aksini değil. Bizim düşünce dediğimiz şeyin sadece beden dediğimiz bu makinenin parçaları arasındaki ayarlamanın sonucu olduğunu kabul eden bazı modern düşünce okulları da vardır. İkinci durumu; ruhun veya düşünce kütlesinin bu makinenin bir sonucu olduğunu, bedeni ve beyni oluşturan kimyasal ve fiziksel madde bileşimlerinin bir sonucu olduğunu seçmek şu soruyu cevapsız bırakıyor: Bedeni oluşturan nedir? Hangi kuvvet moleküllerin beden şeklini almasını sağlar? Hangi kuvvet madde kütlesini alarak benim bedenimi bir şekilde ve başka bir bedeni de başka şekilde oluşturur? Bu sonsuz ayrımları oluşturan nedir? Ruh denilen kuvvetin bedenin moleküllerinin bileşiminin sonucu olduğunu söylemek, arabayı atın önüne koymaktır. Bileşimler nasıl oluştu, onları oluşturan kuvvet nedir? Eğer başka bir kuvvetin bu bileşimlerin nedeni olduğunu, ruhun bu maddenin sonucu olduğunu ve belirli bir madde kütlesini birleştiren o ruhun da bileşimlerin sonucu olduğunu söylerseniz bu geçerli bir cevap olmayacaktır. Bu teori ancak diğer teorilerle çelişmeden bazı gerçekleri açıklayan bir teori olarak değerlendirebilir. Maddeyi alarak bedeni oluşturan kuvvetin, kendisini o bedende ortaya koyan kuvvet ile aynı olduğunu söylemek daha mantıklıdır. Bu nedenle beden tarafından ortaya çıkarılan düşünce kuvvetlerinin, moleküllerin düzenlenmesinin bir sonucu olduğu, bağımsız bir varlılıklarının olmadığını söylemenin bir anlamı yoktur çünkü kuvvet maddeden oluşamaz. Bizim madde dediğimiz şeyin aslında var olmadığını göstermek de bu açıdan oldukça imkansızdır. Madde sadece kuvvetin bir halidir. Katılık, sertlik veya maddenin herhangi başka bir halinin, hareketin bir sonucu olduğu kanıtlanabilir. Sıvılara uygulanan girdap hareketinin arttırılması onlara katıların kuvvetini verir. Havada girdap hareketi yapan bir hava kütlesi, hortumda olduğu gibi, öyle katı hale gelir ki etkisiyle katıları kırabilir ve onların içinden geçebilir. Örümcek ağının bir ipi sonsuz hızla hareket ettirilebilse, demir bir zincir kadar güçlü olabilir ve bir meşe ağacını bile kesebilir. Bu açıdan bakıldığında, madde dediğimiz şeyin aslında var olmadığını kanıtlamak daha kolay olur.

 

Peki kendisini beden aracılığıyla ortaya koyan kuvvet nedir? O kuvvet her ne olursa olsun biz biliriz ki; o parçacıkları alır ve sanki onlardan tüm şekilleri, insan bedenini oluşturur. Sizin veya benim için gelip bedeni oluşturan başka bir kimse yoktur. Ben kimsenin benim yerime yemek yediğini görmedim. Ben o yemeği sindirmek ve o yemekten kanı, kemiği ve her şeyi kendim üretmek zorundayım. Peki bu gizemli kuvvet nedir?

 

Gelecek ve geçmişle ilgili fikirler pek çoklarına korkutucu gelir. Ve çoğuna göre bunlar sadece spekülasyondan ibarettir. Biz ise şimdiyi ele alacağız. Şu an içimizde olan kuvvet nedir? Eski zamanlarda ve eski kutsal metinlerde bu gücün, gücün bu tezahürünün, beden şeklini alan ve beden dağıldıktan sonra bile kalmaya devam eden parlak bir madde olduğunun düşünüldüğünü biliyoruz. Sonra ise daha yüksek bir fikrin, bu parlak bedenin de o kuvveti temsil etmediği fikrinin oluştuğunu görürüz. Şekil, parçacıkların bileşiminin bir neticesidir ve onun arkasında onu hareket ettirecek bir şeyler olmalıdır. Eğer bu beden hareket etmek için beden olmayan bir şeye gereksinim duyuyorsa, aynı şekilde o parlak bedenin de kendisi dışında bir şeye ihtiyacı vardır. İşte bu şey ruhtur, Sanskritçe’deki adıyla Atman’dır. Parlak bedeni kullanarak dışarıdaki kaba bedeni hareket ettiren işte bu Atman’dır. Parlak beden sanki aklın kabı veya haznesi gibidir, Atman ise bunun ötesindedir. O akıl bile değildir, o aklı çalıştırır ve akıl aracılığıyla da bedeni çalıştırır. Sizin bir Atman’ınız var, benim bir başka ve her birimizin ayrı bir Atman’ı ve ayrı bir ince bedenimiz var ve biz bununla dışarıdaki kaba bedeni çalıştırıyoruz. Atman ve O’nun doğası ile ilgili pek çok soru sorulmuştur. Atman, insan ruhu ve ne beden ne de akıl olan o şey nedir? Bu soruyu büyük tartışmalar izlemiştir. Spekülasyonlar yapılmış, felsefi sorgulamaların çeşitli gölgeleri ortaya çıkmıştır. Ben şimdi size bu Atman’la ilgili varılan sonuçlardan bazılarını göstermeye çalışacağım.

 

Farklı felsefeler bu Atman’ın ne olursa olsun bir şekli olmadığı konusunda birleşirler ve her ne olursa olsun şekli veya formu olmayan bir şey de her zaman her yerde var olmalıdır. Zaman akıl ile başlar ve mekan da akıl içindedir. Nedensellik de zaman olmadan olamaz. Birbiri ardına gelme fikri olmadan herhangi bir nedensellik fikri de olamaz. Zaman, mekan ve nedensellik bu nedenle aklın içindedir ve Atman aklın ötesinde olduğu ve şekilsiz olduğu için O zamanın, mekanın ve nedenselliğin ötesinde olmalıdır. Ve eğer O; zamanın, mekanın ve nedenselliğin ötesinde ise O sonsuz olmalıdır. Bunun ardından felsefemizdeki en büyük spekülasyon gelir. Sonsuz iki tane olamaz. Eğer ruh sonsuz ise sadece tek bir Ruh vardır ve çeşitli ruhlara ilişkin tüm fikirler, sizin bir ruha ve benim de bir başkasına sahip olduğuma dair tüm fikirler gerçek dışıdır. Gerçek İnsan bu nedenle tektir ve sonsuzdur, O her zaman her yerde olan Ruh’tur. Ve görünen insan ise o Gerçek İnsan’ın sadece bir parçasıdır. Bu açıdan, görünen insanın ne kadar yüce olursa olsun onun ötedeki o Gerçek İnsan’ın sadece donuk bir yansıması olduğunu söyleyen mitolojiler doğruyu söyler. Gerçek İnsan, Ruh neden netice kanununun ötesinde olduğu için, zaman ve mekan ile sınırlı değildir ve bu nedenle O özgür olmalıdır. O asla sınırlı olmadı ve olamaz. Görünen insan yani yanılsama ise zaman, mekan ve nedensellikle sınırlıdır ve bu nedenle özgür olamaz. Veya bazı filozoflarımızın diliyle; o sınırlı gibi görünse de gerçekte sınırlı değildir. Bu ruhsal doğa, bu sonsuzluk, bu her zaman her yerde olma hali bizim ruhlarımızın içindeki gerçektir. Her ruh sonsuzdur bu nedenle doğum ve ölüm diye bir şey söz konusu olamaz. Bazı çocuklara çeşitli sorular sorulurken onlara: “Neden dünya düşmüyor?” diye sorulmuş. Soruyu soran kişi yerçekimi ile ilgili cevaplar gelmesini bekliyormuş. Çocukların çoğu cevap verememiş, bir kısmı ise yerçekiminden bahsetmiş. Parlak bir kız çocuğu ise soruya soruyla karşılık vermiş; ”Nereye düşecek ki?” Sorunun kendisi saçmadır. Dünya nereye düşebilir ki? Dünyanın düşmesi veya çıkması diye bir şey olamaz. Sonsuz mekanda aşağı veya yukarı yoktur, bu sadece görecelilikte vardır. Sonsuz için gitmek veya gelmek olabilir mi? O nereden gelebilir, nereye gidebilir?

 

Bu nedenle insanlar geçmişi ve geleceği düşünmeye son verdiklerinde ve beden fikrinden vazgeçtiklerinde daha yüksek bir ideale yükselirler çünkü beden gelir ve gider, o sınırlıdır. Beden, Gerçek İnsan değildir ve akıl da Gerçek İnsan değildir çünkü akıl parlar ve söner. Sonsuza kadar yaşayabilen sadece ötedeki Ruh’tur. Beden ve akıl durmadan değişir ve nehirlerin sularının daimi akış halinde olduğu halde kesintisiz bir akıntı olarak görünmesi gibi onlar da sadece bir dizi değişken fenomenin adlarıdır. Bu bedendeki her parçacık durmadan değişiyor, hiç kimse bir dakika önce sahip olduğu bedene sahip değil fakat biz yine de onun hep aynı beden olduğunu düşünürüz. Aynı şey akıl için de geçerlidir; o bir an mutludur, başka bir anda mutsuzdur, bir an güçlüdür, başka bir an zayıftır, o durmadan değişen bir girdap gibidir. Bu ise sonsuz olan Ruh olamaz. Değişim sadece sınırlı olanda olabilir. Sonsuz’un herhangi bir şekilde değiştiğini söylemek saçmadır çünkü o değişemez. Siz hareket edebilirsiniz ve ben de hareket edebilirim- sınırlı bedenler olarak, bu evrendeki her parçacık daimi bir akış halindedir fakat evrenin tümü bir birim, bir bütün olarak alındığında o hareket edemez, o değişemez. Hareket her zaman göreceli bir şeydir. Ben başka bir şeye göre hareket ederim. Evrendeki herhangi bir parçacık başka bir parçacığa göre hareket edebilir fakat tüm evreni bir bütün olarak düşünürseniz, o neye göre hareket edebilir ki? Onun ötesinde hiçbir şey yoktur. Öyleyse bu sonsuz Birim değişmez, hareket etmez ve mutlaktır ve bu da Gerçek İnsan’dır. Bu nedenle bizim gerçeğimiz Evrensel’e dayanır, sınırlı olana değil. Bizim küçük sınırlı varlıklar olduğumuzu ve daima değiştiğimizi düşünmek her ne kadar rahat olsa da bunlar sadece bizim yanılsamalarımızdan ibarettir. İnsanlara onların her zaman her yerde var olan Evrensel Varlık olduklarını söylediklerinizde korkuya kapılırlar. Oysa yaptığınız her işle, attığınız her adımla, konuştuğunuz her dudakla, hissettiğinizle her yürekle siz O’sunuz.

 

İnsanlara bu söylendiğinde korkarlar ve size tekrar ve tekrar kendi bireyselliklerini koruyup koruyamayacaklarını sorarlar. Bireysellik nedir? Bunun ne olduğunu görmek isterdim. Bir bebeğin bıyığı yoktur, büyüyüp erkek olduğunda ise bıyığı ve sakalı çıkar. Eğer bireysellik bedende olsaydı o zaman o bebeğin bireyselliği kaybolurdu. Eğer bireysellik bedende olsaydı ben bir gözümü veya ellerimden birini kaybettiğimde benim bireyselliğim kaybolurdu. O zaman bir ayyaşın da bireyselliğini kaybetmemek için içki içmeyi bırakmaması gerekirdi. Bir hırsız iyi bir insan haline gelmemeli çünkü o zaman o bireyselliğini kaybedebilir. O zaman hiç kimsenin bu korkuyla alışkanlıklarını veya korkularını değiştirmemesi gerekirdi. Sonsuz dışında bir bireysellik yoktur. O tek değişmeyen haldir. Onun dışındaki her şey daimi bir akış halindedir. Bireysellik hafızada da olamaz. Başıma gelen bir darbe yüzünden tüm geçmişimi unuttuğumu düşünün, o zaman bu benim tüm bireyselliğimi kaybettiğim anlamına gelirdi. Çocukluğumun iki veya üç yılını hatırlamıyorum ve eğer hafıza ve varlılık aynı şey olsaydı unuttuğum her şey yok olurdu. Bu hayatımın hatırlamadığım bölümünü yaşamadığım anlamına gelirdi. Bu çok dar bir bireysellik anlayışıdır.

 

Biz henüz bireyler değiliz. Biz bireyselliğe doğru mücadele ediyoruz ve bu ise Sonsuz’dur, insanın gerçek doğasıdır. Ancak, hayatı tüm evrende olan insan yaşar ve hayatlarımızı ne kadar çok sınırlı şeyler üzerine yoğunlaştırırsak ölüme o kadar hızlı gideriz. Biz sadece hayatlarımız evrende olduğu anlarda yaşarız ve diğer anlarda ise bu küçük hayatı yaşamak sadece ölümdür ve ölüm korkusunun gelmesinin sebebi de budur. İnsan ölüm korkusunu ancak evrende tek bir hayat olduğunu idrak ettiğinde yenebilir. O ancak; “Ben her şeyin içindeyim, herkesin içindeyim, ben tüm hayatların içindeyim, ben evrenim.” dediğinde korkusuzluk gelecektir. Daima değişen şeylerin ölümsüzlüğünden söz etmek saçmalıktır. Yaşlı bir Sanskrit filozofun dediği gibi: “Bireysel olan sadece Ruh’tur çünkü O sonsuzdur.” Sonsuzluk ise bölünemez ve parçalara ayrılamaz. O sonsuza kadar hep tektir ve bu da bireysel insandır, Gerçek İnsan’dır. Görünen insan ise sadece ötede olan bu bireyselliği ortaya koyma, ifade etme mücadelesidir ve evrim Ruh’ta olamaz. Devam etmekte olan tüm bu değişimler; kötünün iyi hale gelmesi veya hayvanın insan haline gelmesi veya ona her ne derseniz deyin, bunların hiçbiri Ruh’ta olamaz. Bunlar doğanın evrimleşmesidir ve Ruh’un tezahürüdür. Sizi benden saklayan bir ekran olduğunu ve o ekranın üzerinde içinden önümdeki bazı yüzleri görebildiğim bir delik olduğunu düşünün. Şimdi o deliğin yavaş yavaş genişlediğini düşünün, o genişledikçe önümdeki sahne daha çok ortaya çıkmaya başlar ve en sonunda tüm ekran kaybolur. Ben artık sizinle yüz yüzeyimdir. Bu süreçte siz değişmiyordunuz, evrimleşen delikti ve siz sadece adım adım kendinizi ortaya çıkarıyordunuz. Ruh için de bu böyledir. Ulaşılacak bir mükemmellik yoktur. Siz zaten özgürsünüz ve mükemmelsiniz. Din ve Tanrı ile ilgili tüm bu fikirler ve sonrasını öğrenmek için yapılan araştırmaların anlamı nedir? Neden insan bir Tanrı arar? Neden her ülkede, toplumun her kesimindeki tüm insanlar bir yerlerde; ya insanın ya Tanrı’nın içinde veya başka bir yerde mükemmel bir ideal ararlar? Oysa o ideal sizin içinizdedir. O sizin kalp atışınızdı ama siz bunu bilmiyordunuz, onun dışarıdaki bir şey olduğunu sanıyordunuz. O sizin kendi içinizdeki Tanrı’nın, size O’nu aramanızı, O’nu idrak etmenizi söyleyen sesidir. Burada ve orada, tapınaklarda ve kiliselerde, dünyalarda ve cennetlerdeki uzun araştırmalardan sonra en sonunda döngüyü tamamlayıp başladığınız yere, kendi Ruh’unuza geldiğinizde ve tüm dünyada aradığınızın, tapınaklarda ve kiliselerde uğruna ağladığınızın veya bulutların ardında saklı ve tüm gizemlerden daha gizemli olarak gördüğünüzün; sizin en yakınınızda olan ÖzBen’iniz olduğunu, yaşamınızın, bedeninizin ve ruhunuzun gerçeği olduğunu görürsünüz. Bu sizin kendi doğanızdır. Onu ortaya çıkarın, onu gösterin. Temiz hale gelmeniz gerekmez, siz zaten temizsiniz. Mükemmel hale gelmeniz gerekmez siz zaten mükemmelsiniz. Doğa sanki ötedeki gerçeği saklayan o ekran gibidir. Düşündüğünüz her iyi düşünce ve yaptığınız her iyi eylem o perdeyi yırtar ve böylece temizlik, Sonsuzluk ve arkadaki Tanrı Kendisini daha ve daha çok ortaya koymaya başlar.

 

Bu insanın tarihidir. Perde daha ve daha ince hale geldikçe arkadaki ışık da o kadar çok parlar çünkü parlamak onun doğasıdır. O bilinemez, onu bilmeye çalışmak boşunadır. O bilinebilir olsaydı o şu an olduğu şey olamazdı çünkü o sonsuz öznedir. Bilgi sınırlıdır, bilgi nesnelleştirir. O, sizin ÖzBen’iniz her şeyin sonsuz öznesidir, bu evrenin ebedi tanığıdır. Bilgi ise daha düşük bir adımdır, bir dejenerasyondur. Biz zaten o sonsuz öznenin kendisiyiz, onu nasıl bilebiliriz ki? Bu her insanın gerçek doğasıdır ve o kendisini çeşitli yollarla ifade etmeye çalışır, aksi takdirde nasıl bu kadar çok etik kanun olabilirdi? Tüm etik sistemlerin merkezinde, çeşitli şekillerde ifade bulan, başkalarına iyilik yapma fikri vardır. İnsanlığı yönlendiren motiv; insanlara ve tüm hayvanlara iyilik yapmak olmalıdır. Fakat tüm bunlar aslında o ebedi “Ben evrenim, bu evren tektir” gerçeğinin çeşitli ifadeleridir. Öyle değilse ben neden başkalarına iyilik yapayım? Beni zorlayan nedir? Bu şefkattir, anlayıştır; her yerdeki aynılığın hissedilmesidir. En katı yürekler bile bazen içlerinde şefkat ve anlayış hisseder. Bireyselliğinin bir yanılsama olduğu söylendiğinde korkuya kapılan ve görünen bireyselliğine sarılamaya çalışan insan bile size kendini inkar etmenin tüm ahlakın temeli olduğunu söyleyecektir. Peki kendini inkar ne demektir? Bu, görünen beni ve tüm bencilliği inkar etmek demektir. Bu “ben ve benim” fikri- Ahamkara ve Mamata- geçmiş batıl inançların neticesidir ve bu şimdiki ben yok oldukça ÖzBen ortaya çıkacaktır. Bu kendini inkardır, tüm ahlaki öğretilerin özü, merkezi ve temelidir. Ve insan bunu bilse de bilmese de tüm dünya buna doğru gidiyor. Fakat insanlığın büyük çoğunluğu bunu bilinçsizce yapıyor. Gelin bunu bilinçli olarak yapalım. Fedakarlığı, “ben ve benim”in ÖzBen olmadığı fakat onun sadece sınırlanmış bir hali olduğunu bilerek yapalım. Görünen insan arkadaki o sonsuz gerçeğin, o sonsuz ateşin sadece bir kıvılcımıdır, Sonsuz ise onun gerçek doğasıdır.

 

Peki bu bilginin faydası, etkisi ve neticesi nedir? Bu günlerde biz her şeyi faydası ile ölçüyoruz. Oysa bir insanın, gerçeğin faydalılık veya para ölçüsüyle değerlendirilmesini istemeye ne hakkı var? Faydası olmadığını düşünün, o zaman gerçek daha az gerçek mi olacaktır? Faydalılık gerçeğin ölçüsü olamaz. Fakat yine de burada en yüksek fayda vardır. Herkesin mutluluğu aradığını görüyoruz fakat çoğu insan onu geçici ve gerçek olmayan şeylerde arıyor. Oysa mutluluk duyularda bulunamaz. Duyularda hiçbir zaman mutluluk bulunmamıştır. Duyularda veya duyuların zevkinde mutluluğu bulan bir insan bile olmamıştır. Mutluluk sadece Ruh’ta bulunabilir. Bu nedenle insanlık için en yüksek fayda, bu mutluluğu Ruh’un içinde bulmaktır. Bir sonraki nokta ise cehaletin tüm acıların kaynağı olduğu ve en temel cehaletin de; insanın Sonsuz’un sonlu olduğunu düşünerek ağlayıp sızlaması olduğudur. Cehalet; ölümsüz, tertemiz, mükemmel Ruh olan bizlerin, küçük akıllar, küçük bedenler olduğumuzu düşünmektir ve bu tüm bencilliğin kaynağıdır. Ben küçük bir beden olduğumu düşündüğümde, başka bedenlere zarar vermek pahasına onu saklamak, korumak, ona iyi bakmak isterim ve böylece siz ve ben ayrı şeyler haline geliriz. Bu ayrılık fikri oluşur oluşmaz, tüm kötülüklerin ve ıstırabın kapısı açılmış olur. Eğer bugün yaşayan insanlığın küçük bir kısmı bencillik fikrini bir kenara koyabilse, dar görüşlerden, kendisini küçük görmekten vazgeçebilse, bu dünya yarın cennet haline gelirdi fakat makinelerle ve sadece maddi bilgideki gelişimle bu asla gerçekleşemez. Bunlar sanki ateşin üstüne dökülen yağ gibi sadece ıstırabı arttırır. Ruh bilgisi olmadan tüm maddi bilgiler sadece ateşe yakıt eklemektir, bencil insanın eline başkalarına ait olan şeyleri alabilmesi için bir alet daha vermektir.

 

“Peki bu pratik midir?” ise ortaya çıkan başka bir sorudur. Bu modern toplumda pratiğe dökülebilir mi? Gerçek, eski veya modern herhangi bir topluma itibar etmez. Toplum Gerçeğe itibar etmeli veya ölmelidir. Toplumlar gerçek üzerine kurulmalıdır, Gerçek kendisini topluma göre ayarlamak zorunda değildir. Fedakarlık gibi asil bir gerçek bir toplumda pratiğe dökülemiyorsa, o toplumu terk edip ormana gitmek çok daha iyidir. İşte bu cesareti olan insandır. İki tür cesaret vardır. Birisi savaş toplarının önüne çıkma cesaretidir ve ikincisi ise ruhsal inanç cesaretidir. Hindistan’ı işgal etmiş olan bir imparatorun üstadı, imparatordan Hindistan’a giderek oradaki bilgelerden bazılarını görmesini istemiş. İmparator oraya gitmiş, uzun araştırmalardan sonra bir kayanın üstünde oturmakta olan yaşlı bir adam bulmuş ve ondan kendi ülkesine gelmesini istemiş. “Hayır” diye cevap vermiş bilge. “Ben burada ormanımla çok mutluyum.” İmparator ise ona: “Sana para, mevki ve refah veririm,

ben bu dünyanın imparatoruyum.” demiş. Fakat yaşlı adam: ”Hayır ben tüm bunları önemsemiyorum.” diye cevap verince imparator: “Gelmezsen seni öldüreceğim.” demiş. Yaşlı adam sakince gülümsemiş ve “Bu senin söylediğin en aptalca şey imparator. Sen beni öldüremezsin. Beni güneş kurutamaz, ateş yakamaz, kılıç kesemez çünkü ben doğumsuzum, ben ölümsüzüm, ben daima yaşayan, her şeye kadir olan ve her zaman her yerde olan Ruh’um.” İşte bu ruhsal cesarettir, diğeri ise bir kaplanın veya aslanın cesareti gibidir. Kaslarınızın gücünden, Batılı geleneklerinizin üstünlüğünden bahsetmenin ne anlamı var eğer siz en yüce Gerçeğe uygun bir toplum oluşturamıyorsanız? Eğer kalkıp; ”Bu cesaret pratik değil.” diyorsanız kendi büyüklüğünüz ve yüceliğiniz ile ilgili tüm bu övgü dolu konuşmaların ne anlamı var? Para dışında herhangi bir şey pratik olamaz mı? Öyleyse neden kendi toplumunuzu övüyorsunuz? Ancak en yüce gerçeklerin pratik hale geldiği toplum en büyüktür. Bu benim görüşümdür ve eğer toplum bu en yüce gerçekler için uygun değilse onu uygun hale getirin, ne kadar çabuk o kadar iyi. İşte bu ruhla ayağa kalkın insanlar, Gerçeğe inanmaya cesaret edin, Gerçeği uygulamaya cesaret edin! Dünyanın ihtiyacı olan birkaç yüz cesur insandır. Gerçeği bilmeye, hayatında Gerçeği göstermeye cesareti olan, ne ölümün önünde sallanan ne de ölümü buyur eden o cesaret, insanın Ruh olduğunu ve evrende hiçbir şeyin onu öldüremeyeceğini bilmesini sağlar. İşte o zaman özgür olursunuz. O zaman gerçek Ruh’unuzu bilirsiniz. “Atman önce duyulmalı, sonra üzerine düşünülmeli ve sonra O’na meditasyon yapılmalıdır.”

 

Modern zamanlarda hep çalışmadan bahsetmek ve düşünceyi kötülemek konusunda büyük bir eğilim var. Yapmak çok iyidir fakat o da düşünmekten gelir. Enerjinin kaslar aracılığıyla kendisini ortaya koymasına çalışma denir. Fakat düşüncenin olmadığı yerde çalışma da olamaz. Beyni en yüce düşüncelerle, en yüksek ideallerle doldurun ve onları gece gündüz önünüzde tutun ve buradan ne büyük çalışma gücü doğacağını göreceksiniz. Kirlilikten bahsetmeyin aksine temiz olduğumuzu söyleyin. Biz kendimizi küçük olduğumuz, doğduğumuz ve öleceğimiz düşüncesiyle hipnotize ettik ve böylece kendimizi bu daimi korku haline soktuk.

 

Hamile bir aslanla ilgili bir hikaye vardır. Aslan avlanmak için bir koyun sürüsüne saldırır fakat boğuşma sırasında ölür. Bebek aslan ise annesiz doğar ve koyunlar ona bakar, büyütür. Bebek onlarla beraber büyür, onlar gibi ot yer, onlar gibi meler. Ve zaman içinde büyük bir aslan haline gelse de kendisinin koyun olduğunu düşünür. Bir gün başka bir aslan avlanmaya çıktığında bir koyun sürüsünün tam ortasında bir aslan olduğunu ve onun da koyunlarla beraber tehlikeyi görerek kaçtığını görünce şaşkına döner. Koyun-aslanın yanına gitmeye ve ona koyun değil aslan olduğunu söylemeye çalışır fakat zavallı hayvan ondan kaçar. Yine de bir gün koyun-aslanı uyurken yakalar. Ona yaklaşır ve; “Sen aslansın.” der. “Hayır. Ben koyunum.” diye cevap verir diğer aslan ve melemeye başlar. Aslan onu bir gölün kenarına götürür ve ona; “Bak buraya, bu benim yansımam, bu da seninki.” der. O zaman koyun-aslan karşılaştırmaya başlar. Önce aslana sonra kendi yansımasına bakar ve bir anda kendisinin de aslan olduğu fikri gelir ve kükremeye başlar. Siz aslanlarsınız, siz ruhlarsınız, temiz, sonsuz ve mükemmel. Evrenin kudreti sizinledir. “Neden ağlıyorsun dostum? Senin için ne doğum ne de ölüm var. Neden ağlıyorsun? Senin için ne hastalık ne de ıstırap var. Sen sonsuz gökyüzü gibisin, çeşitli renkteki bulutlar oraya gelir ve sonra yok olur. Fakat gökyüzü her zaman ebedi maviliktir.” Biz neden kötülük görürüz? Bir ağaç kütüğü vardı. Karanlıkta bir hırsız geldi ve; ”Bu bir polis olmalı.” dedi. Sevgilisini bekleyen genç bir adam geldi, onu gördü ve onun sevgilisi olduğunu düşündü. Hep hayalet öyküleri dinleyen çocuk geldi, onun bir hayalet olduğunu sandı ve korkudan titremeye başladı. Fakat o hep bir ağaç kütüğüydü. Biz kendimiz nasılsak dünyayı da öyle görürüz. Bir odada bir bebek ve bir çanta dolusu altın olduğunu düşünün. Hırsız gelip altınları çaldığında bebek onların çalındığını bilebilir mi? İçimizde ne varsa dışarıda da onu görürüz. Bebeğin içinde de hırsız yoktur dışında da. İşte bu bilginin ışığında, dünyanın kötülüğünden ve günahlarından bahsetmeyin. Hala kötülük görüyor olduğunuza ağlayın. Her yerde günah görüyor olduğunuza ağlayın ve eğer dünyaya yardım etmek istiyorsanız, onu lanetlemeyin. Onu daha da güçsüzleştirmeyin. Çünkü günah, ıstırap ve tüm bunlar sadece güçsüzlüğün neticeleri değil midir? Dünya bu öğretiler yüzünden gün be gün güçsüzleşiyor. İnsanlara çocukluklarından beri kötü ve günahkar oldukları öğretiliyor. Onlara hepsinin ölümsüzlüğün görkemli çocukları olduklarını öğretin, bunun en zayıf olarak ortaya çıktığı çocuklara bile. Pozitif, güçlü ve yardımsever düşünceler çocukluktan itibaren onların beyinlerine girsin. Siz de kendi akıllarınızı bu düşüncelere açın, güçsüzleştiren ve uyuşturan düşüncelere değil. Kendi aklınıza da durmadan; “Ben O’yum. Ben O’yum” deyin. Bu aklınızda gece gündüz bir şarkı gibi dolaşsın dursun ve ölüm anında da “Ben O’yum.” deyin. Bu Gerçektir, dünyanın sonsuz gücü sizindir. Akıllarınızı kaplayan batıl inançları çıkarıp atın. Cesur olun, Gerçeği bilin ve Gerçeği uygulayın. Hedef uzak görünebilir fakat uyanın, kalkın ve hedefe ulaşıncaya kadar hiç durmayın.

 

 

 

BÖLÜM 2

 

MAYA VE İLLÜZYON

 

(Londra)

 

Neredeyse hepiniz Maya kelimesini duymuşsunuzdur. Genellikle bu kelime, yanlış da olsa illüzyon, yanılsama veya buna benzer şeyleri belirtmek için kullanılıyor. Fakat Maya teorisi Vedanta’nın dayandığı sütunlardan birisini oluşturur, bu nedenle de bunun doğru anlaşılması gerekir. Burada büyük bir yanlış anlaşılma tehlikesi olduğun için, sizden biraz sabır istiyorum. Vedik edebiyatta bulabileceğimiz en eski Maya fikri yanılsama anlamındadır. Fakat orada gerçek teoriye ulaşılmamıştır. “Indra, kendi Maya’sı ile çeşitli şekiller aldı.” gibi pasajlar görürüz. Burada Maya kelimesi büyü gibi bir anlama gelir ve çeşitli diğer pasajlarda da her zaman aynı anlamda kullanıldığını görüyoruz. Fakat sonraları Maya kelimesi tamamen gözden kaybolmuştur. Fakat bu arada bu fikir gelişmeye devam ediyordu. Daha sonra: “Neden bu evrenin sırrını bilemiyoruz?” sorusu ortaya çıktığında verilen cevap ise çok anlamlıydı: “Çünkü biz boş konuşuyoruz, çünkü duyuların algıladıklarıyla yetiniyoruz, çünkü isteklerin peşinden koşuyoruz, bu nedenle Gerçeği sanki bir sis bulutu ile kapatıyoruz.” Burada Maya kelimesi kullanılmamışsa bile cehaletimizin sebebinin, bizimle Gerçek arasına giren bu sis bulutu olduğu fikrini ediniyoruz. Çok daha sonraları, en son Upanişad’lardan birinde Maya kelimesinin tekrar ortaya çıktığını fakat bu sefer kelimenin bir dönüşüm geçirdiğini ve pek çok yeni anlamın kelimeyle ilintilendiğini görüyoruz. En sonunda Maya fikri tamamen oturuncaya kadar pek çok teori ileri sürülmüş, bunlardan bazıları kabul edilmiştir. Şvetaşvatara Upanişad’da: “Doğayı Maya olarak ve bu Maya’nın Hükümdarını Tanrı olarak bilin.” denildiğini görürüz. Filozoflarımıza göre Maya kelimesi yüce Şankaraçarya’ya gelinceye kadar çok çeşitli biçimlerde değişime uğramıştır. Maya kelimesi Buddistler tarafından da bir miktar değiştirilmiş ve Buddistlerin elinde bu kelime İdealizm olarak adlandırılan şeye benzer hale gelmiştir ve bu da şimdi genellikle Maya kelimesine verilen anlamdır. Bir Hintli dünyanın Maya olduğunu söylediğinde insanlar dünyanın bir illüzyon olduğu fikrine kapılıyorlar. Bu yorumun Buddist filozoflardan gelen birtakım temelleri vardır çünkü dış dünyaya hiç de inanmayan bir kısım filozof vardı. Fakat Vedanta’nın Maya’sı, en son şekli ile ne İdealizmdir ne Realizmdir ne de bir teoridir. O basit bir ifadedir- o bizim ne olduğumuzdur ve etrafımızda gördüklerimizin bir ifadesidir.

 

Size daha önce bahsettiğim gibi, Veda’ların geldiği insanların akılları prensipleri izlemeye, prensipleri keşfetmeye dayalı idi. Onların detaylarla uğraşacak veya onları bekleyecek zamanları yoktu; onlar her şeyin yüreğinin derinliklerine gitmek istiyorlardı. Sanki ötedeki bir şeyler onları çağırıyordu ve bu nedenle onlar bekleyemiyorlardı. Upanişad’ların arasına dağılmış halde bulunan, şimdi modern bilimler dediğimiz konuların detaylarının genellikle çok hatalı olduğunu görüyoruz fakat aynı zamanda onların prensipleri son derece de doğrudur. Örneğin modern bilimin en son teorilerinden biri olan esir fikrinin prensip olarak bizim antik edebiyatımızda modern bilimin bugünkü esir teorisinden çok daha gelişmiş şekilde bulunduğunu görürüz. Onlar bu prensibin işleme tarzını göstermeye çalıştıklarında ise pek çok hata yapmışlardır. Bu evrendeki tüm yaşamın sadece farklılaşan bir tezahürden ibaret olduğuna dayanan her yeri kaplayan yaşam prensibi teorisi, Vedik zamanlarda idrak edilmişti ve bu Brahmanalarda da mevcuttur. Samhitaslarda Prana’yı övmek için yazılan ve tüm yaşamın bir tezahürden ibaret olduğuna dair uzun bir ilahi vardır.

 

Bunun yanı sıra, Vedik felsefede bu dünyadaki yaşamın kökenine ilişkin, bazı modern Avrupalı bilim adamlarının geliştirdiğine çok benzeyen teoriler olduğunu bilmek bazılarınızın ilgisini çekebilir. Siz hepiniz hiç şüphesiz biliyorsunuz ki; yaşamın başka gezegenlerden geldiğine ilişkin bir teori de vardır. Bazı Vedik filozofların yaşamın bu yolla aydan geldiğine dair bir takım yerleşmiş doktrinleri vardır.

 

Prensiplere gelecek olursak, geniş ve genelleştirilmiş teoriler ileri sürmek konusunda bu Vedik düşünürlerin çok cesur ve gözü pek olduklarını görüyoruz. Onların evrenin gizemine getirdikleri çözüm de yeterince tatmin edici idi. Modern bilimin detaylı çalışmaları ise bu soruyu çözüme bir adım daha yaklaştıramıyor çünkü prensipler daima başarısız olmuştur. Eğer esir teorisi eski zamanlarda bu dünyanın gizemine çözüm üretmekte başarısız olduysa, o esir teorisinin detaylarını incelemek bizi gerçeğe yakınlaştırmayacaktır. Eğer her yeri kaplayan yaşam teorisi bu evrene dair bir teori olarak başarısız olduysa, detaylara insek de bir işe yaramayacaktır çünkü detaylar evrenin prensibini değiştirmez. Demek istediğim; Hint düşünürlerin prensibi inceleme konusunda modernler kadar, hatta bazı durumlarda onlardan çok daha cesur olduklarıdır. Onlar modern bilimin henüz teori olarak bile ulaşamadığı konularda en büyük genellemeleri yapmışlardı ve bunlardan bazıları da teori olarak kalmaya devam etmektedir. Örneğin, onlar sadece esir teorisine ulaşmakla kalmadılar, aynı zamanda bunun ötesine geçerek aklı da çok seyreltilmiş bir esir maddesi olarak sınıflandırdılar. Ve sonra onun da ötesinde çok daha seyrek bir esir madde buldular. Fakat bu da çözüm olmadı, probleme çözüm getirmedi. Dış dünyanın herhangi bir miktardaki bilgisi bu problemi çözemez. “Fakat” diyor bilim adamları; “Biz sadece biraz anlamaya başladık. Birkaç bin yıl bekleyin, o zaman çözümü bulacağız.” diyorlar. “Hayır”, diyor Vedantist çünkü o aklın sınırlı olduğunu ve belirli sınırların ötesine- zaman, mekan ve nedenselliğin ötesine geçemeyeceğini şüpheye yer bırakmaksızın kanıtlamıştır. Nasıl hiçbir insan kendi beninin dışına çıkamıyorsa aynı şekilde hiçbir insan kendi üzerine zaman ve mekan kanunları tarafından konulan sınırların dışına çıkamaz. Zaman, mekan ve nedensellik kanunlarını çözmek için yapılan her girişim boşa gidecektir çünkü bu girişimin kendisi de bu üç şeyin var olduğu bölgede yapılmak zorundadır. O zaman dünyanın varlılığı ne anlama gelir? “Bu dünyanın varlılığı yoktur.” Bununla ne söylenmek isteniyor? Bunun anlamı dünyanın mutlak bir varlılığı olmadığıdır. O sadece benim aklımla, sizin aklınızla ve diğer herkesin aklıyla var olur. Biz bu dünyayı beş duyumuz ile algılarız fakat eğer bir duyumuz daha olsaydı onu başka bir şekilde algılayacaktık. Ve hatta bir başka duyumuz daha olsa idi o bize bambaşka bir şey gibi görünecekti. Bu nedenle onun gerçek bir varlılığı, değiştirilemez, sabit, sonsuz bir varlılığı yoktur. Onun içinde ve onun beraber çalışmaya mecbur iken ve onu var olduğunu görüyorken ona yokluluk da diyemeyiz. O, varlılığın ve yokluluğun bir karışımıdır.

 

Soyutlamalardan genele gelecek olursak, hayatımızın günlük detaylarında tüm hayatımızın bir çelişki olduğunu, varlılığın ve yokluluğun bir karışımı olduğunu görürüz. Bu çelişki bilgide de mevcuttur. İnsan eğer isterse her şeyi bilebilirmiş gibi görünür fakat daha birkaç adım atmadan karşısına geçilmesi mümkün olmayan kalın bir duvar çıkar. Onun tüm çabası bir çember içindedir ve o bu çemberin ötesine geçemez. Onun en yakınındaki problemler onu gece gündüz huzursuz eder ve onu bir çözüm bulması için çağırır fakat o bu problemleri çözemez çünkü o kendi entelektinin ötesine geçemez. Fakat yine de bu istek çok güçlü bir şekilde onun içine yerleşmiştir. Biz ise tek faydanın, sadece bu isteğe ket vurup onu kontrol altına alarak sağlanacağını biliyoruz. Her nefesimiz ile, kalbimizin her atışı ile kalbimiz bizden bencil olmamızı istiyor. Fakat aynı zamanda bizim ötemizde, bize tek iyi olan şeyin fedakarlık olduğunu söyleyen bir güç vardır. Her çocuk iyimser olarak doğar, onun altın hayalleri vardır. O gençliğinde de iyimser olmaya devam eder. Genç bir insan için ölümün, yenilginin veya alçaltıcı şeylerin olduğuna inanmak çok zordur. Yaşlılık geldiğinde ise onun hayatı artık bir harabeye dönmüştür. Hayaller uçup gitmiş ve o artık kötümser olmuştur. İşte biz bu şekilde bir uçtan diğerine, nereye gittiğimizi bilmeden gider dururuz. Bu bana Lalita Vistara’da, Budda’nın biyografisindeki, ünlü bir şarkıyı hatırlatıyor. Kitap, Budda’nın insanlığın kurtarıcısı olarak doğduğundan fakat sarayın lüksü içinde kendisini unuttuğundan bahsediyor. Bazı melekler gelip onu uyandırmak için şarkılar söylemişlerdi. Şarkı ise sürekli değişen hayat nehrinde durmadan ve dinlenmeden yüzdüğümüzden bahsediyordu. Aynı şekilde bizim hayatlarımız da dinlenme nedir bilmeden durmaksızın ilerliyor. Peki bu durumda ne yapmamız gerekir? Yeterli yiyeceği ve giysisi olan insan iyimserdir ve acıdan bahsedilmesini hiç istemez çünkü bu onu korkutur. Ona sakın dünyanın acılarından ve üzüntülerinden bahsetmeyin; ona sadece her şeyin iyi olduğundan bahsedin. “Evet, ben güvendeyim.” der, “Bana bakın! Yaşayacak güzel bir evim var. Soğuktan ve açlıktan korkmuyorum, bu yüzden benim önüme bu korkunç tabloları getirmeyin.” Fakat diğer tarafta ise açlıktan ve soğuktan ölen insanlar vardır. Eğer siz onlara her şeyin iyi olduğundan bahsederseniz onlar sizi duymayacaktır bile. Acı çekerken nasıl başkalarının iyi olmasını isteyebilirler ki? İşte biz bu şekilde iyimserlik ve kötümserlik arasında salınır dururuz.

 

Sonra o muazzam ölüm konusu vardır. Tüm dünya ölüme doğru gidiyor ve her şey ölüyor. Bütün ilerlememizin, kibirlerimizin, reformlarımızın, lükslerimizin, refahımızın, bilgimizin tek bir sonu vardır; ölüm. Bu kesin olan tek şeydir. Şehirler gelir ve gider, imparatorluklar yükselir ve düşer, gezegenler parçalara ayrılır ve başka gezegenlerin atmosferinde toza karışır. Bu başlangıçtan beri böyle süregelmektedir. Ölüm her şeyin sonudur. Ölüm, hayatın, güzelliğin, refahın, gücün ve erdemin de sonudur. Azizler ölür, günahkarlar ölür, krallar ve dilenciler ölür. Her şey ölüme gidiyor fakat buna rağmen hayata karşı bu muazzam bağlılık da var olmaya devam ediyor. Yine de nedenini bilmesek de bir şekilde hayata bağlanırız, bundan vazgeçemeyiz. Ve işte bu Maya’dır.

 

Bir anne çocuğuna büyük itinayla bakar, onun bütün ruhu, hayatı o çocuktur. Çocuk büyüyüp bir adam olduğunda eğer o alçak, kaba bir insan olursa her gün annesini tekmeler, döver fakat buna rağmen anne çocuğuna bağlıdır ve mantığı uyansa bile o bunu sevgi fikri ile örter. O bunun sevgi olmadığını bilir, bunun onun sinirlerini ele geçiren ve söküp atamadığı bir şey olduğunu anlar fakat ne kadar uğraşsa da içinde bulunduğu tutsaklıktan kurtulamaz. Ve işte bu Maya’dır.

 

Hepimiz Altın Postun peşindeyiz ve her birimiz onun bizim olacağını düşünüyoruz. Her mantıklı insan bu ihtimalin belki de yirmi milyonda bir olduğunu görür fakat yine de herkes onun için mücadele eder. Ve işte bu Maya’dır.

 

Ölüm bizim bu dünyamız üzerinde gece gündüz dolaşıyor fakat biz sonsuza kadar yaşayacağımızı sanıyoruz. Bir gün Kral Yudhistira’ya: “Bu dünyadaki en muhteşem şey nedir?” diye sorulmuştu. Kral ise: “Her gün etrafımızda insanlar ölüyor ama buna rağmen insanlar hiçbir zaman ölmeyeceklerini düşünüyorlar.” diye cevap vermişti. Ve işte bu Maya’dır.

 

Entelektimizdeki, bilgimizdeki ve aslında hayatımızın her alanındaki bu muazzam çelişkiler her zaman karşımıza çıkar. Bir reformcu kalkıp belirli bir ülkedeki tüm kötülüklerin çaresini bulacağını söyler ve daha çare bulunmadan başka bir yerde binlerce başka kötülük ortaya çıkar. Bu yıkılmakta olan eski bir eve benzer; bir tarafını onarırsınız ama başka bir tarafı yıkılır. Hindistan’da reformcularımız dulluğun kötülüklerinden bahsederler. Batı’da ise evlenmemek en büyük kötülüktür. Bir tarafta evli olmayanlara yardım ederken diğerinde dullara yardım etmelisiniz. Bu kronik romatizmaya benzer; onu başta yok etseniz vücuda yayılır, oradan da yok ederseniz ayaklara gider. Reformcular çıkıp eğitimin, refahın ve kültürün seçkin birkaç kişinin elinde olmaması gerektiğini söylerler ve herkesin bunlara ulaşabilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Bu bazılarına daha fazla mutluluk getirebilir fakat belki de kültür geldiğinde fiziksel mutluluk azalıyordur. Mutluluk bilgisi, mutsuzluk bilgisini de beraberinde getirir. O zaman hangi yolu izleyeceğiz? Bizim tadını çıkardığımız maddi refah, başka bir yerde eşit miktarda acı yaratır. Bu bir kanundur. Gençler belki bunu açıkça göremezler fakat uzun yaşamış ve yeterince mücadele etmiş olanlar bunu çok iyi anlayacaklardır. Ve işte bu Maya’dır. Tüm bu şeyler gece gündüz devam ediyor ve bu problemin bir çözümünü bulmak imkansızdır. Peki neden böyle olmak zorunda? Buna cevap vermek de imkansızdır çünkü bu soru mantıklı bir şekilde formüle edilmez. Gerçekte ne nasıl ne de neden vardır, biz sadece bunun böyle olduğunu ve elimizden bir şey gelmediğini biliriz. Onu algılamak ve aklımızda onun net bir imajını oluşturmak bile bizim gücümüzün ötesindedir. O zaman onu nasıl çözebiliriz?

 

Maya bu evrenin bir ifadesidir. İnsanlar böyle şeylerden bahsedildiğinde genellikle korkuya kapılırlar. Fakat biz cesur olmalıyız. Gerçekleri saklamak çare bulma yolu değildir. Hepinizin bildiği gibi, köpek tarafından avlanmış olan bir yaban tavşanı başını saklar ve güvende olduğunu düşünür, işte biz de iyimserliğe daldığımızda aynı yaban tavşanı gibi davranırız fakat bu çare değildir. Buna bazı itirazlar gelebilir fakat bu itirazların genellikle hayattaki pek çok iyi şeye sahip olan insanlardan geldiğini fark edersiniz. Bu ülkede (İngiltere) kötümser olmak çok zordur. Her insan bana bu dünyanın ne harika olduğundan, ilerlemeden söz ediyor fakat kişi neyse onun dünyası da öyledir. O eski sorular yine ortaya çıkıyor: Hristiyanlık dünyanın tek gerçek dini olmalı çünkü Hristiyan milletler refah içinde! Fakat bu iddia kendi içinde çelişiyor çünkü Hristiyan milletlerin refahı, Hristiyan olmayan milletlerin talihsizliğine dayanıyor. Avlanılacak bir şeyler mutlaka olmak zorundadır. Bütün dünyanın Hristiyan olduğunu düşünün, o zaman Hristiyan milletler fakirleşecektir çünkü onların avlanacağı Hristiyan olmayan milletler olmayacaktır. İşte bu şekilde bu iddia kendi kendisini çürütüyor. Hayvanlar bitkilere, insanlar hayvanlara ve güçlü olan zayıf olana hükmeder. Bu her yerde süregelmektedir. Ve işte bu Maya’dır. Peki bunun için nasıl bir çözüm getiriyorsunuz? Her gün birçok çözüm duyuyoruz ve bunların hepsi uzun vadede her şeyin çok iyi olacağını söylüyor. Bunun mümkün olduğunu kabul etsek bile neden bu şeytanca iyilik yapma yolları olsun ki? Neden iyi şeylere iyilikle değil de birtakım şeytanca metotlarla ulaşmak gerekiyor? Bugünün insanlarının torunları belki ilerde mutlu olacaklar fakat şimdi neden tüm bu acılar olsun? Bunu çözümü yoktur. Ve işte bu Maya’dır.

 

Evrimin bir özelliğinin kötülüğü elimine etmesi olduğunu ve kötülük dünyadan durmadan elimine edildikçe en sonunda sadece iyiliğin kalacağını söyleyenler vardır. Bu kulağa hoş geliyor fakat bu fikir ancak bu dünyanın iyi şeylerinden nasibini almış, her gün mücadele etmek zorunda olmayan ve evrim denilen şeyin tekerlekleri altında ezilmeyenlerin kibirini okşar. Bu böyle şanslı insanlar için çok iyi ve rahatlatıcıdır. Avam halk acı çekebilir fakat onlar bunu önemsemez, onların ölmesi de umurlarında değildir. Bu iddia baştan sona temelsizdir. Bu iddia, öncelikle bu dünyada tezahür eden iyiliğin ve kötülüğün iki mutlak gerçeklik olduğunu kabul eder. İkinci olarak ve daha kötüsü; iyilik miktarının artan ve kötülük miktarının da azalan bir büyüklük olduğunu kabul eder. Öyleyse eğer kötülük evrim dedikleri bu şeyle elimine oluyorsa, tüm kötülüğün yok olduğu ve kalan her şeyin iyilikten ibaret olduğu bir zaman gelecektir. Bunu söylemek çok kolay fakat kötülüğün azalan bir büyüklük olduğu kanıtlanabilir mi? Örneğin ormanda yaşayan ve aklını nasıl işleyeceğinden haberi olmayan, okumayı bilmeyen ve yazma denilen şeyi hiç duymamış bir insanı ele alın. O ağır şekilde yaralansa bile kısa zamanda tekrar iyileşirken biz ufak bir sıyrık yüzünden ölebiliriz. Makineler her şeyi ucuzlaştırıyor, ilerleme ve evrime yol açıyor fakat bir insan zengin olsun diye milyonlarca insan eziliyor, bir insan zengin olurken aynı anda binlerce insan daha ve daha fakirleşiyor ve insanlığın büyük bölümü köle haline geliyor. Bu böylece devem ediyor. Hayvan-insan duyularda yaşar. Eğer yeterli yiyecek bulamazsa veya bedenine bir şey olursa acı çeker. Onun hem acısı hem de mutluluğu duyularda başlar ve biter. Bu insan ilerledikçe, onun mutluluk ufku genişledikçe mutsuzluk ufku da aynı oranda genişleyecektir. Ormandaki insan kıskanç olmanın, mahkemeye çıkmanın, vergi vermenin, toplum tarafından suçlanmanın ve her insan yüreğine işleyen o insani şeytaniliğinin yarattığı en muazzam zorbalık sistemi tarafından yönetilmenin ne demek olduğunu bilmez. O, insanın boş bilgisi ve tüm gururuyla nasıl da herhangi bir hayvandan bin kat daha şeytani hale gelebileceğini bilmez. İşte bu yüzden duyuların dışına çıktığımız zaman daha yüksek zevklere ulaştığımız gibi aynı zamanda daha yüksek acılara da ulaşırız. Sinirler daha ince ve daha çok acı çekmeye yatkın hale gelir. Her toplumda cahil, sıradan insana hakaret edildiğinde onun pek fazla bir şey hissetmediğini görürüz fakat bir centilmen en ufak bir hakarete bile tahammül edemez, onun sinirleri çok incelmiştir. Istırap onun mutluluğa olan hassasiyetiyle beraber artmıştır. Bu ise evrim teorisini pek desteklemez. Biz mutlu olma gücümüzü arttırdıkça acı çekme gücümüzü de arttırırız ve ben çoğu zaman mutlu olma gücümüz aritmetik artış gösterirken acı çekme gücümüzün geometrik artış gösterdiğini düşünme eğilimindeyim. Ve biz şimdi ilerlerken biliyoruz ki; ne kadar çok ilerlerlersek önümüzde mutluluğa olduğu kadar acıya giden yollar da o kadar çok açılıyor. Ve işte bu Maya’dır.

 

Burada Maya’nın sadece dünyayı açıklayan bir teori olmadığını, onun sadece olan durumun bir ifadesi olduğunu ve bunun da; varlığımızın temelinde çelişki olduğunu, her yerde bu muazzam çelişkinin içinde hareket etmek durumunda olduğumuzu, iyiliğin olduğu yerde mutlaka kötülüğün de olması gerektiğini, kötülüğün olduğu yerde mutlaka iyiliğin de olması gerektiğini, yaşamın olduğu yerde ölümün onu gölgesi gibi izlediğini ve gülen herkesin günün birinde ağlayacağını gösterdiğini görüyoruz. Bu durumlardan hiçbirine çare bulunamaz. Biz sadece iyiliğin olduğu ve kötülüğün hiç olmadığı, asla ağlamadığımız daima güldüğümüz bir yerin olduğunu ancak hayal edebiliriz. Bu ise eşyanın tabiatına aykırıdır çünkü koşullar daima aynı kalacaktır. Nerede içimizde gülümseme üreten bir güç oluşsa orada gözyaşı üreten bir güç gizlidir. Nerede mutluluk üreten bir güç olsa orada bir yerlerde bize acı veren bir güç gizlenir.

 

Bu nedenle Vedanta felsefesi ne iyimser ne de kötümserdir. O bu iki bakışı da dile getirir ve her şeyi olduğu gibi ele alır. Bu dünyanın iyilik ve kötülüğün, mutluluk ve acının bir karışımı olduğunu ve birini arttırmak için diğerinin mutlaka azaltılması gerektiğini söyler. Asla tamamen iyi veya tamamen kötü bir dünya olmayacaktır çünkü bu fikir kendi içinde çelişmektedir. Bu analizin sonucunda ortaya çıkan büyük sır; iyi ve kötünün birbirinden apayrı, farklı varlılıklar olmadığıdır. Bizim bu dünyamızda salt iyi diye adlandırılabilecek hiçbir şey olmadığı gibi bu evrende salt kötü diye adlandırılabilecek hiçbir şey de yoktur. Şimdi iyi gibi görünen olay yarın kötü görünebilir. Bir durumda acı veren bir şey başka bir durumda mutluluk verebilir. Bir çocuğu yakan ateş, açlıktan ölmek üzere olan bir insan için güzel bir yemek pişirebilir. Acı duyularını taşıyan sinirler aynı zamanda mutluluk duyularını da taşır. Kötülüğü durdurmanın tek yolu bu nedenle iyiliği de durdurmaktır ve bunun başka bir yolu yoktur. Ölümü durdurmak için yaşamı da durdurmak zorundayız. Ölümsüz yaşam ve acısız mutluluk kendi içinde çelişen ifadelerdir ve bunlardan hiçbiri tek başına bulunamaz çünkü her biri aynı şeyin farklı tezahürleridir. Dün iyi olduğunu düşündüğüm şeyin bugün iyi olduğunu düşünmüyorum. Geçmişe baktığım zaman hayatımın farklı dönemlerinde farklı ideallerim olduğunu görüyorum. Bir dönem idealim güçlü bir çift atı sürmek idi, başka bir dönemde belirli bir tür şekerleme yapabilmeyi istemiştim, daha sonra bir karım ve çocuklarım ve bolca param olduğu zaman tamamen tatmin olacağımı düşünmüştüm. Şimdi tüm bu ideallerin çocukça saçmalıklar olduğunu görüp gülüyorum.

 

Vedanta, hepimizin günün birinde geçmişe bakıp bizi kendi bireyselliğimizden vazgeçmekten alıkoyan ideallerimize güleceğimizi söyler. Her birimiz bu bedeni sonsuz bir zamana kadar korumak isteriz çünkü o zaman mutlu olacağımızı düşünürüz fakat bu düşünceye bakıp güleceğimiz zaman gelecektir. Bu gerçek olsaydı, ne bu umutsuz çelişkilerin- ne varlılığın ne yokluluğun, ne acının ne de mutluluğun içinde olurduk. O zaman Vedanta’nın ve tüm diğer felsefelerin ve dinlerin faydası nedir? Ve her şeyden önce iyi işler yapmanın faydası nedir? Bu akla gelen bir sorudur. Eğer kötülük yapmadan iyilik yapamadığımız doğruysa ve ne zaman mutluluk yaratmaya çalışsak acı da oluşuyorsa, insanlar size: “İyilik yapmanın faydası nedir?” diye soracaklardır. Bu sorunun cevabı ilk olarak, bizim acıyı azaltmak için çalışmamız gerektiği olmalıdır çünkü bu kendimizi mutlu etmenin tek yoludur. Her birimiz er ya da geç kendi hayatımızda bunu idrak ederiz. Parlak olanlar bunu daha erken idrak eder ve daha donuk olanlar ise biraz daha geç fakat onlar buna yüreklerinde parlak olanlara göre çok daha fazla değer verirler. İkinci konu ise üstümüze düşeni yapmamız gerektiğidir çünkü bu, bu çelişkiler hayatından çıkmanın tek yoludur. Hem iyilik hem de kötülük kuvvetleri bu evreni bizim için, biz rüyalarımızdan uyanıp bu çamurdan yapılmış binalardan kurtuluncaya kadar hayatta tutacaktır. Bu dersi öğrenmemiz gerekecektir ve bunu öğrenmek uzun, çok uzun zaman alacaktır.

 

Almanya’da Sonsuz’un sonlu hale gelmesine dayanan bir felsefe sistemi oluşturma girişimlerinde bulunulmuştu. Bu tarz girişimler İngiltere’de de olmuştu. Bu filozofların analizi; Sonsuz’un evrende kendisini ifade etmeye çalıştığı ve onun bunu başaracağı bir zamanın mutlaka geleceği idi. Burada Sonsuz, tezahür, ifade etme ve bunun gibi kelimeleri kullandık fakat filozoflar doğal olarak sonlunun Sonsuzu tamamen ifade edebilmesinin mantıksal bir temelini arıyorlardı. Mutlak ve Sonsuz ise ancak sınırlamalarla bu evren haline gelebilir. Duyulardan, akıldan veya entelektten gelen her şey sınırlıdır ve sınırlı olanın sınırsız olması saçmadır ve asla mümkün değildir. Vedanta diğer taraftan Mutlak ve Sonsuz’un kendisini sonluda ifade etmeye çalıştığının doğru olduğunu fakat onun, bunun imkansızlığını idrak edeceği bir zaman geleceğini ve o zaman onun geri çekilmek zorunda kalacağını ve bu geri çekilmenin ise vazgeçiş anlamına geldiğini ve bunun ise dinin gerçek başlangıcı olduğunu söyler. Bugünlerde vazgeçişten bahsetmek bile çok zor. Amerika’da benim beş bin yıl boyunca yakıp yıkılan bir ülkeden gelip de vazgeçişten bahseden birisi olduğum söylenmişti. İngiliz filozof da belki böyle söyleyecektir. Fakat yine de vazgeçişin dine giden tek yol olduğu gerçektir. Vazgeçin ve bırakın. İsa ne demişti? “Kendi hayatını benim için kaybeden, onu bulacaktır.” O tekrar ve tekrar vazgeçişin mükemmelliğe ulaşmanın tek yolu olduğunu söylemişti. Aklın bu uzun ve kasvetli uykudan uyanacağı, çocuğun oyun oynamayı bırakıp annesine dönmek isteyeceği bir zaman gelecektir. “İstek asla isteklerin doyurulmasıyla tatmin edilemez, bu sadece istekleri arttırır, ateşin üstüne yağ dökülmesi gibi.”

 

Bu, tüm duyusal zevkler, zihinsel zevkler ve insan aklının alabileceği tüm diğer zevkler için geçerlidir. Onlar birer hiçtir, onların hepsi Maya’nın, ötesine geçemediğimiz bu ağın içindedir. Onun içinde sonsuz zaman boyunca koşabiliriz fakat bir son bulamayız ve ne zaman küçük bir zevk için çabalasak, bir acı kütlesi üzerimize düşer. Bu ne kadar da korkunçtur! Ve ben bunu düşündüğümde, bu Maya teorisinin ve her şeyin Maya olduğu ifadesinin en iyi ve tek açıklama olduğunu görüyorum. Bu dünyada ne kadar da çok acı var ve çeşitli ülkeleri gezdiğinizde her ülkenin kendi kötülüklerini farklı şekillerde onarmaya çalıştığını görürsünüz. Aynı kötülük çeşitli ırklar tarafından ele alınmış ve bunu kontrol altına almak için çok çeşitli girişimlerde bulunulmuştur fakat hiçbir millet bunda başarılı olamamıştır. Eğer o bir noktada en aza indirgense başka bir noktada bir kötülük kütlesi toplanır ve bu, bu şekilde devam eder. Hintliler kendi ırklarında yüksek bir iffet standardına ulaşmak için çocuk evliliklerini kabul etmişler fakat bu uzun dönemde ırkın bozulmasına yol açmıştır. Fakat aynı zamanda çocuk evliliklerinin ırkı daha iffetli hale getirdiğini de inkar edemeyiz. Eğer milletinizin daha iffetli olmasını istiyorsanız, kadınlarınızı ve erkeklerinizi çocuk evlilikleriyle güçsüzleştirirsiniz. Peki diğer taraftan siz İngiltere’de daha iyi durumda mısınız? Hayır, çünkü iffet bir milletin hayatıdır. Tarihte milletlerin ilk ölüm işaretinin iffetsizlik olduğunu görmüyor musunuz? İffetsizlik başladığında o ırkın sonu da yakındır. Peki o zaman bu ıstırapların çözümünü nerede bulacağız? Eğer anne babalar çocuklarına eş seçerlerse kötülük en aza indirgenmiş olur. Hindistan’daki kızlar ise duygusaldan çok pratik bakışa sahiptir. Fakat yine de onların hayatlarında küçük bir şiirsellik kalmıştır. Bunun yanında insanların kendi eşlerini seçmeleri de pek mutluluk getiriyormuş gibi görünmüyor. Hintli kadın genellikle çok mutludur, karı ve koca arasında pek tartışmaya rastlanmaz. Diğer taraftan en büyük özgürlüğün bulunduğu Amerika’da, mutsuz evlerin ve evliliklerin sayısı çok fazladır. Mutsuzluk orada, burada ve her yerdedir. Peki bu neyi gösteriyor? Bu, her şeyden önce tüm bu ideallerle mutluluğun elde edilemediğini gösteriyor. Hepimiz mutluluk için mücadele ederiz fakat bir tarafta en ufak bir mutluluğa ulaştığımızda diğer taraftan mutsuzluk gelmeye başlar.

 

O zaman iyilik yapmak için çalışmayacak mıyız? Aksine her zamankinden daha şevkle çalışacağız ve bu bilginin bizim için yapacağı şey fanatizmimizi kırmak olacak. İngiliz artık bir fanatik olmayacak ve Hintliyi kınamayacaktır. O farklı milletlerin geleneklerine saygı duymayı öğrenecektir. Daha az fanatizm ve daha çok gerçek iş olacaktır. Fanatikler çalışamazlar, onlar enerjilerinin dörtte üçünü boşa harcarlar. Çalışan ise sakin, dengeli ve pratik olan insandır. İşte çalışma gücü de bu fikirden doğar. Durumun ne olduğunu bildiğimizde biz daha sabırlı oluruz. O zaman ıstırap veya kötülük görüntüleri dengemizi bozamayacak ve gölgelerin peşinden koşmamızı sağlayamayacaktır. Dünyanın kendi yolunda gitmekte olduğunu anladığımızda daha sabırlı oluruz. Örneğin, eğer bütün insanlar iyi hale gelselerdi aynı zamanda hayvanların da insana dönüşmesi ve aynı süreçlerden geçmesi gerekirdi ve aynı şey bitkiler için geçerlidir. Fakat kesin olan tek şey; kudretli nehrin okyanusa doğru koştuğu ve akıntıyı oluşturan tüm damlaların zaman içinde o sınırsız okyanusun içinde eriyeceğidir. İşte bu hayatta da; tüm acıları, üzüntüleri, neşeleri, gülümsemeleri ve gözyaşlarıyla birlikte kesin olan bir şey vardır ve bu da her şeyin kendi hedefine doğru aktığı ve sizin, benim, bitkilerin, hayvanların ve yaşamın var olan her parçacığının o hedefe, Sonsuz Mükemmellik Okyanus’una, Özgürlüğe, Tanrı’ya ne zaman ulaşacağının sadece bir zaman meselesi olduğudur.

 

Vedantik görüşün ne iyimser ne de kötümser olduğunu bir kez daha tekrarlamama izin verin. O, bu dünyanın tamamen kötü veya tamamen iyi olduğunu söylemez. O, bizim kötülüğümüzün bizim iyiliğimizden daha az değerli olmadığını ve bizim iyiliğimizin de kötülüğümüzden daha değerli olmadığını söyler. Bunlar birbirine bağlıdır. Bu dünyanın halidir ve bunu bildiğinizde siz her zaman sabırla çalışırsınız. Peki ne için? Neden çalışmalıyız? Durum böyle ise ne yapacağız? Neden agnostik olmayalım ki? Modern agnostikler bu problemin çözümü olmadığını, bizim kullandığımız dilde ifade edecek olursak; Maya’dan çıkış olmadığını bilirler ve bu nedenle hayatın tadını çıkarmamızı ve tatmin olmaya çalışmamızı söylerler. İşte burada yine bir hata, muazzam bir hata, son derece mantıksız bir hata var ve o da şudur: Siz hayat derken neyi kastediyorsunuz? Sadece duyuların hayatını mı kastediyorsunuz? Bu şekilde bizim kaba hayvanlardan bir farkımız kalmaz. Eminim ki burada tüm hayatı duyulardan oluşan bir kişi bile yoktur. Eğer öyleyse şimdiki hayat ondan çok daha fazla şey ifade eder. Bizim duygularımız, düşüncelerimiz, hedeflerimiz hayatımızın sadece bir parçası ise, o büyük ideal için, mükemmellik için mücadele etmek, bizim hayat dediğimiz şeyin en önemli bileşeni değil midir? Agnostiklere göre biz yaşamın tadını çıkarmalıyız. Fakat yaşam her şeyden önce bu tek idealin peşinden gitmektir ve hayatın özü de o mükemmelliğe doğru ilerlemektir. İşte bu nedenle biz agnostik olamayız veya dünyayı göründüğü gibi alamayız. Agnostik görüş bu hayatı alır, ideal bileşenini çıkarır ve elinde kalan ile yaşamayı kabul eder. Ve agnostikler bu ideale ulaşmanın imkansız olduğunu, bu yüzden de aramaktan vazgeçmek gerektiğini söylerler. İşte bu Maya’dır- bu doğadır, bu evrendir.

 

Tüm dinler öyle veya böyle doğanın ötesine geçmeye çabalar- en kabasından en gelişmiş olanına kadar hepsinin; mitoloji veya semboloji ile, tanrıların hikayeleri ile, melekler ve şeytanlar ile, azizlerle veya gaipten haber verenler ile, büyük insanlar veya peygamberler ile ve felsefi soyutlamalar ile tek bir hedefi vardır; hepsi bu sınırlamaların dışına çıkmaya çalışır. Diğer bir deyişle hepsi özgürlüğe doğru mücadele eder. İnsan bilinçli veya bilinçsiz olarak, sınırlı olduğunu hisseder, o kendi olmak istediği şey değildir. Bu, etrafa bakmaya başladığı andan itibaren ona öğretilmiştir. O, o anda sınırlı olduğunu öğrenmiş ve kendi içinde ötelere, bedenin onu izleyemeyeceği bir yerlere uçmak isteyen bir şeyler olduğunu idrak etse de henüz bu sınırlamalarla zincirlenmiş haldedir. Dinsel fikirlerin en düşüğünde, dünyadan ayrılan atalara ve diğer ruhlara- her ne kadar genellikle şiddet dolu ve acımasız olarak düşünülseler de-tapınılmakta olan dinsel görüşlerde bile o genel olguyu, özgürlüğü görüyoruz. Bu tanrılara tapmak isteyen insan, her şeyin ötesinde o tanrıların içinde kendi içinde olandan daha büyük bir özgürlük görür. Eğer bir kapı kapalıysa o tanrıların onun içinden geçebileceğini düşünür, duvarlar da onlar için bir engel değildir. Bu özgürlük fikri Şahsi Tanrı idealine, merkezinde O’nun doğanın sınırlamaları ötesinde, Maya’nın ötesinde bir Varlık olduğu fikrini barındıran ideale gelinceye kadar genişler. Gözlerimin önüne sanki bu konunun Hindistan’ın o kadim bilgeleri tarafından ormanlık bölgelerde tartışıldığı geliyor ve bunlardan birinde en yaşlı ve en kutsal olanın çözüme ulaşmakta başarısız olduğu anda, genç bir adamın ayağa kalkıp: “Duyun ey ölümsüzlüğün çocukları, duyun en yüksek yerlerde yaşayanlar, ben o yolu buldum. Karanlığın ötesinde olan O’nu tanıdığımızda ölümün ötesine geçebiliriz.”

 

Bu Maya her yerdedir. O korkunçtur. Fakat yine de onun içinde çalışmamız gerekir. Dünya tamamen iyi olduğu zaman çalışacağını ve ancak o zaman mutluluğun tadını çıkarabileceğini söyleyen insan ancak Ganj’ın kenarında oturup “Nehri, bütün suyu okyanusa akıp bittiği zaman geçeceğim.” diyen adam kadar başarılı olabilir. Yol Maya ile beraber değildir aksine onun tam karşısındadır. Bu öğrenilmesi gereken başka bir gerçektir. Biz doğaya yardım edenler olarak değil doğanın rakipleri olarak doğduk. Biz onun efendisiyiz fakat biz kendi kendimizi bağlıyoruz. Bu ev neden buradadır? Doğa onu burada inşa etmedi. Doğa, git ve ormanın içinde yaşa der. İnsan ise, ben bir ev inşa edeceğim ve doğa ile savaşacağım der ve öyle de yapar. İnsanlık tarihinin tümü, doğa kanunları denilen şeylerle durmaksızın süregelen bir kavgadan ibarettir ve sonunda kazanan insan olur. İçsel dünyaya gelecek olursak, orada da aynı kavga sürmektedir; hayvan-insan ile ruhsal insan arasındaki, ışık ile karanlık arasındaki kavga daima devam eder ve burada da zafer kazanan insandır. O yolunu doğadan kopararak özgürlüğe ulaşır.

 

Bu durumda Vedantik filozofların Maya’nın ötesinde, Maya tarafından sınırlanmamış bir şeyler bulmuş olduklarını ve eğer oraya geçebilirsek bizim de Maya tarafından sınırlanmayacağımızı görüyoruz. Bu görüş o veya bu şekilde tüm dinlerin ortak mülkiyetidir. Fakat Vedanta’da bu dinin sadece başlangıcıdır, sonu değil. Şahsi Tanrı fikri, bu evrenin Hükümdarı ve Yaratıcısı, Maya’nın veya doğanın Hükümdarı fikirleri Vedantik fikirlerin sonu değil, sadece başlangıcıdır. Bu fikir, Vedantist’in dışarıda durduğunu sandığı kendisinin aslında onu kendi içindeki gerçek olduğunu idrak edinceye kadar büyür. O özgürdür fakat sınırlamalar yüzünden kendisinin bağlı olduğunu düşünür.

 

 

 

BÖLÜM 3

 

                    MAYA VE TANRI KAVRAMININ EVRİMİ

 

(Londra, 20 Ekim 1896)

 

Maya fikrinin, Advaita Vedanta’nın temek doktrinlerinden biri olduğunu, onun öz olarak Samhita’larda bile bulunduğunu ve Upanişad’larda geliştirilen tüm fikirlerin gerçekte Samhita’larda şu veya bu şekilde zaten var olduğunu biliyoruz. Çoğunuz Maya fikrine aşinasınız ve bu Maya’nın bazen yanlış şekilde illüzyon olarak adlandırıldığını biliyorsunuz; bu durumda evren Maya’dır denildiğinde bu evrenin illüzyon olduğu anlamına geliyor. Bu kelimenin bu şekildeki tercümesi ne doğrudur ne de yerindedir. Maya bir teori değildir; o sadece evrende var olan durumun bir ifadesidir ve biz Maya’yı anlamak için Samhita’lara dönmeli ve o özü kavramalıyız.

 

Devalar fikrinin nasıl oluştuğunu biliyoruz. Aynı zamanda bu Devaların başlangıçta sadece güçlü varlıklar olduklarını, bunun dışında bir şey olmadıklarını da biliyoruz. Çoğunuz eski kutsal metinleri; Yunalıların, İbranilerin, Perslilerin veya diğerlerinin kutsal metinlerini okuduğunuzda, kadim tanrıların bazen bize çok çirkin gelen şeyler yaptığını görerek korkuya kapılırsınız. Fakat biz bu kitapları okuduğumuzda, ondokuzuncu yüzyılın insanları olduğumuzu ve bu tanrıların binlerce yıl önce var olan varlıklar olduğunu tamamen unuturuz. Biz ayrıca bu tanrılara tapan insanların, onların karakterinde uygunsuz herhangi bir şey görmediklerini, onlarda korkulacak bir şey bulmadıklarını da unutuyoruz çünkü bu tanrılar o insanlarla çok benzerdir. Şunu da belirtmeliyim ki; bu bizim kendi hayatlarımızda öğrenmemiz gereken çok büyük bir derstir. Başkalarını değerlendirirken biz onları hep kendi ideallerimize göre değerlendiririz.

 

Oysa olması gereken bu değildir. Herkes kendi idealine göre değerlendirilmelidir, başka birisinin idealine göre değil. Biz kendi insan dostlarımızla ilişkilerimizde durmadan bu hataya düşeriz ve benim fikrime göre kavga ve tartışmaların büyük çoğunluğu bu nedenden; bizim başkalarının tanrılarını kendimizinkiyle, başkalarının ideallerini kendi ideallerimizle ve başkalarının motivlerini kendi motivlerimizle değerlendirmemizden ortaya çıkar. Ben belirli şartlar altında belirli bir şey yapabilirim ve aynı şeyi yapan başka bir insan gördüğümde onu harekete geçirenin de aynı motiv olduğunu düşünür ve onun için de neticenin aynı olacağını hayal ederim fakat pek çok başka neden de aynı neticeyi yaratabilir. O insan bu eylemi benimkinden bambaşka bir motivle yapmış olabilir. O halde bu eski dinleri değerlendirirken bakma eğiliminde olduğumuz bu tarzda bakmaktansa, kendimizi o erken dönemlerin yaşam ve düşüncesinin yerine koymalıyız.

 

Eski Ahit’teki acımasız ve merhametsiz Yehova fikri pek çoklarını korkutmuştur fakat neden? Eski Musevi’lerin Yehova’sının, bugünün geleneksel Tanrı fikrini temsil ettiğini söylemeye onların ne hakkı var? Bizden sonra da bizim din ve Tanrı hakkındaki fikirlerimize, bizim eskilerin fikirlerine güldüğümüz gibi gülecek insanlar gelecektir. Yine de tüm bu çeşitli görüşlerin içinden o altın birlik ipi geçer ve bu ipi keşfetmek Vedanta’nın hedefidir. “Ben tüm bu çeşitli fikirlerin içinden geçen ipim ve bu fikirlerin her biri bir inci tanesi gibidir.” diyor, Tanrı Krişna; ve bu birleştiren ipi oluşturmak- o fikirler bugünün anlayışına göre değerlendirildiğinde ne kadar uygunsuz ve çirkin görünse de Vedanta’nın görevidir.

Bu fikirler geçmiş zamanların ortamıyla son derece ahenkli ve uyumlu idi ve onlar asla bizim bugünkü fikirlerimizden daha korkunç değildi. Onlar ancak biz onları kendi ortamlarından ayırıp şimdiki şartlarımıza taşımaya çalıştığımızda bize korkunç gelir. Eski ortamlar ise yok olup gitmiştir. Nasıl eski Museviler zeki, modern, kurnaz Musevi’ye dönüşmüşse, eski Ariler de entelektüel Hintliye dönüşmüş ve benzer şekilde Yehova ve Devalar gelişmiştir.

 

En büyük hata; tapan insanların evrimini fark ederken, Tapılan’ın evrimini görmemektir. Diğer bir deyişle, siz ve ben fikirler anlamında nasıl geliştiysek, bu tanrılar da gelişmişlerdir. Bu, Tanrı’nın gelişmesi size garip görünebilir. O gelişemez. O değişmezdir. Gerçek İnsan’ın asla gelişmemesi gibi. Fakat insanın Tanrı fikirleri durmadan değişir ve genişler. İlerde bu insan tezahürlerinin her birinin arkasındaki Gerçek İnsan’ın nasıl hareket etmez, değişmez, temiz ve daima mükemmel olduğunu göreceğiz ve aynı şekilde bizim Tanrı hakkındaki fikrimiz de sadece bir tezahürden, bizim kendi yarattığımız bir tezahürden ibarettir. Bunun arkasında ise asla değişmeyen, sonsuz temiz, her zaman sabit olan gerçek Tanrı vardır. Fakat tezahür daima değişir ve arkadaki gerçeği daha ve daha fazla gösterir. O, arkadaki gerçeği daha çok gösterdiğinde buna ilerleme denir, arkadaki gerçeği sakladığında ise buna gerileme denir. İşte bu şekilde biz nasıl gelişiyorsak tanrılar da böylece gelişir. Sıradan bakışa göre; biz nasıl evrimleştikçe kendimizi daha çok ortaya çıkarıyorsak tanrılar da aynı şekilde kendilerini daha çok ortaya çıkarırlar.

 

Şimdi Maya teorisini anlamaya bir adım daha yaklaştık. Dünyanın bütün bölgelerinde bunu tartışmak için öne sürülen tek soru şudur: “Neden evrende ahenksizlik var? Neden bu evrende kötülük var?” Biz bu soruyu ilkel dini fikirlerin başlangıcında görmüyoruz çünkü bu dünya ilkel insana uyumsuz olarak görünmüyordu. Koşullar onun için ahenksiz değildi, onda uçuşan fikirler yoktu, sadece iyilik ve kötülüğün düşmanlığı vardı. Onun yüreğinde sadece herhangi bir şey için evet başka bir şey için hayır diyen bir şeyler vardı. İlkel insan itkilerin insanıydı. O, karşısına çıkan şeyi yapıyor ve aklına gelen her düşünceyi kasları aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışıyordu ve asla değerlendirmek için durmuyor ve nadiren kendi itkilerini incelemeye çalışıyordu. Bu tanrılar için de böyleydi, onlar da itkisel yaratıklardı. Indra gelir ve şeytanların kuvvetlerini paramparça eder. Yehova bir kişiden memnun olurken bir diğerinden memnuniyetsizdir, bunun hangi sebeple böyle olduğunu kimse bilmez veya sormaz. Sorgulama alışkanlığı henüz ortaya çıkmamıştı ve o her ne yaparsa doğru olarak kabul edilirdi. İyilik veya kötülük fikri yoktu. Devalar bizim bakışımıza göre pek çok kötü şey yapmışlardı, Indra ve diğer tanrılar da tekrar ve tekrar çok kötü eylemler yaptılar fakat Indra’ya tapanlara göre kötülük fikri yoktu bu nedenle onlar bunu sorgulamadılar.

 

Etik fikirlerin ilerlemesiyle kavga başladı. İnsanın içinde farklı dillerde ve farklı milletlerde farklı isimlerle adlandırılan belirli bir duyu ortaya çıktı. Bunu isterseniz Tanrı’nın sesi veya geçmiş eğitimin sonucu veya nasıl istiyorsanız öyle adlandırın fakat bunun etkisi insanın doğal itkileri üzerindeki kontrol edici gücü olmuştur. Bizim akıllarımızda bir itki bize; “yap” diyor. Bunun arkasından başka bir ses bize; “yapma” diyor. Aklımızdaki birtakım fikirler duyular kanalıyla dışarı çıkmak için daima mücadele ederken bunun arkasında her ne kadar ince ve zayıf olursa olsun, ona dışarı çıkma diyen sonsuz küçük bir ses vardır. Bu fenomeni ifade eden iki güzel Sanskritçe kelime; Pravritti; “dışa dönen” ve Nivritti; “içe dönen”dir. Genellikle bizim hareketlerimizi yöneten dışa dönendir. Din ise içe dönme ile başlar. Din işte bu “yapma” ile başlar. Ve bu “yapma” gelmiş, insanların taptığı kavgacı tanrılara rağmen onların fikirlerinin gelişmesini sağlamıştır.

 

Sonar insanlığın yüreğinde küçük bir sevgi uyanmıştır. Gerçekten de bu çok küçük bir sevgidir ve şimdi bile bu daha büyük değildir. İlk başta bu bir kabile ile, belki de sadece o kabilenin üyelerini kucaklamakla sınırlıydı; bu tanrılar kendi kabilelerini sevdiler, her bir tanrı kabilesel bir tanrıydı ve o kabilenin koruyucusuydu. Ve kimi zaman bir kabilenin üyeleri tanrılarının soyundan geldiklerini düşünüyorlardı, aynı farklı milletlerdeki klanların o klanı kuran insanın soyundan geldiklerini düşünmesi gibi. Eski zamanlarda ve hatta şimdi bile, sadece tanrıların soyundan geldiğini değil, Güneş’in ve Ay’ın soyundan geldiğini iddia eden insanlar vardır. Eski Sanskrit kitaplarda, solar ve lunar hanedanların büyük kahraman imparatorlarından bahsedildiğini görürsünüz. Onlar Güneş ve Ay’a ilk tapanlardır ve onlar adım adım kendilerinin Güneş ve Ay tanrısının soyundan geldiğini düşünmeye başladılar ve bu böyle devam etti. İşte bu kabilesel fikirler gelişmeye başladığında küçük bir sevgi geldi, belli belirsiz bir karşılıklı görev fikri, küçük bir sosyal organizasyon doğdu. Sonra doğal olarak şu fikir oluştu: “Nasıl birlikte yaşayabiliriz? Bir insan başka bir insan ile, kendi itkilerini hiç kontrol etmeden, kendini sınırlamadan, aklının kendisine yapmasını söylediği şeyleri yapmaktan kendini alıkoymadan nasıl yaşayabilir?” Bu mümkün değildir. İşte buradan kendini tutma fikri doğar. Tüm sosyal yapı bu kendini tutma fikir üzerine kurulmuştur ve biz hepimiz biliyoruz ki; kendini tutma dersini öğrenmemiş olan kadın veya erkek en acı dolu hayatı yaşar.

 

İşte din hakkındaki bu fikirler geldi ve böylece insanoğlunun entelekti üzerinde daha yüksek, daha etik bir şeylerin ışığı doğdu. Eski tanrılar; tek zevki yanan etin ve kuvvetli içkilerin kokusundan ibaret olan eski zamanların bu gürültülü, kavgacı, içen ve et yiyen tanrıları artık uygunsuz bulunmaya başlanmıştı. Bazen Indra o kadar çok içer ki; anlaşılmaz şekilde konuşur ve sendeleyerek neredeyse yere düşer. Bu tanrılar artık daha fazla hoş görülemezdi. Motivleri sorgulama fikri doğduğunda tanrılar da bundan nasibini almıştı. Bu şekildeki eylemler için artık bir neden soruluyordu. İşte bu nedenle insanlar bu tanrılardan vazgeçtiler veya onlarla ilgili daha yüksek fikirler geliştirdiler. Sanki bir araştırma yaptılar ve tanrıların tüm eylem ve niteliklerinden armonize edemeyeceklerini attılar, sadece kendilerinin anlayabileceklerini bıraktılar ve onları birleştirerek tek bir isimle adlandırdılar; Deva-deva, tanrıların Tanrı’sı. Tapılacak tanrı artık sadece bir güç sembolünden ibaret değildi, bundan fazla bir şeyler gerekiyordu. O etik bir tanrıydı; o insanlığı seviyordu ve insanlığa iyilik yapıyordu. Fakat tanrı fikri kalmaya devam etti. Onlar tanrının etik anlamını genişlettiler ve ayrıca onun gücünü de arttırdılar. O, evrendeki en etik ve en yüce varlık haline geldi.

 

Fakat tüm bu yapı da yeterli değildi. Açıklamalar ne kadar büyük oranlarda olsa da çözülmeye çalışılan güçlük hep aynı kaldı. Eğer tanrının nitelikleri aritmetik oranda artıyorsa güçlük ve şüphe geometrik şekilde artıyordu. Yehova’nın güçlüğü, evrenin Tanrı’sının güçlüğü yanında çok küçüktü ve bu soru şimdiki güne kadar kalmaya devam etmiştir. Evrenin yüce ve sevgi dolu Tanrı’sının hakimiyeti altında neden bunca şeytani şeyin kalmasına izin veriliyordu? Neden mutluluktan çok acılar ve iyiliklerden çok kötülükler vardı? Biz tüm bunlara gözlerimizi kapatabiliriz fakat bu dünyanın korkunç olduğu gerçeği aynı kalmaya devam eder.

 

Bu dünya en iyi ihtimalle Tantalus’un cehennemidir. Biz burada duyu zevklerinin arzularıyla kavruluyor fakat onları bir türlü tatmin edemiyoruz. Ne zaman bizi ileri sürüklemeye çalışan bir dalga yükselse, bir adım atar atmaz arkasından hemen bir darbe geliyor. Hepimiz Tantalus gibi burada yaşamaya mahkumuz. Aklımıza duyu ideallerinin ötesinde bazı idealler gelir fakat biz ne zaman onları ifade etmeye çalışsak, yapamadığımızı görürüz. Diğer taraftan hepimiz bizi saran bu kaynayan kütlenin altında eziliyoruz. Eğer ben tüm ideallerden vazgeçip sadece bu dünya içinde mücadele etmeyi seçersem, benim varlılığımın hayvandan bir farkı kalmaz ve ben böylece kendimi düşürmüş ve dejenere etmiş olurum. Her iki yolda da mutluluk yoktur. Mutsuzluk bu dünyanın içinde nasıl doğdularsa o şekilde yaşamaktan memnun olan tüm insanların kaderidir. Gerçek için ve diğer yüksek şeyler için mücadele etmeye ve burada hayvani varlılığın dışında bir şey armaya cesaret edenlerin kaderi ise onlardan bin kere daha acı doludur. Vedanta ise buradan dışarı çıkış yolunu gösterir. Benim size belki de zaman zaman sizi korkutacak gerçeklerden bahsetmem gerekiyor fakat eğer benim söylediklerimi daima hatırlarsanız, onları düşünürseniz ve özümserseniz onlar sizin olacak, sizi yükseltecek, gerçeği anlamanızı ve gerçeğin içinde yaşamanızı sağlayacaktır.

 

Bu dünyanın Tantalus’un cehennemi olduğu, bizim bu evren hakkında herhangi bir şey bilediğimiz bir gerçektir fakat aynı zamanda biz bir şey bilmediğimizi de söyleyemeyiz. Eğer ben bu zinciri bilmediğimi düşünüyorsam onun var olduğunu söyleyemem. Bu tamamen benim beynimin bir yanılsaması olabilir. Ben durmadan hayal ediyor olabilirim. Sizinle konuştuğumu ve sizin de beni dinlediğinizi hayal ediyorum. Kimse bunun bir hayal olmadığını kanıtlayamaz. Benim beynim de bir hayal olabilir ve zaten hiç kimse kendi beynini görmemiştir. Biz bunu kabul ederiz. Bu her şey için böyledir. Ben kendi bedenim olduğunu kabul ederim. Aynı zamanda ben bunu bilmediğimi söyleyemem. Bilgi ile cehalet arasındaki bu çizginin gizemli alacakaranlığını, gerçeğin ve yanlışın birbirine karışmasını ve onların nerede buluştuklarını kimse bilmez. Biz bir hayalin ortasında yarı uykulu halde yürüyor ve tüm hayatlarımızı pus içinde geçiriyoruz, bu her birimizin kaderidir. Bu, tüm duyu bilgisinin kaderidir. Bu tüm felsefelerin, tüm bilimin, tüm insani bilginin kaderidir. Bu evrendir.

 

Sizin madde veya ruh veya akıl veya herhangi başka bir şekilde adlandırabileceğiniz her şeydeki gerçek aynıdır; biz onların olduğunu veya olmadığını söyleyemeyiz. Onların tek olduğunu söyleyemeyiz ve onların çok olduğunu da söyleyemeyiz. Işığın ve karanlığın bu sonsuz ve ayırt edilemez oyunu daima oradadır. Gerçek fakat aynı zamanda gerçek değil, uyanık ve aynı zamanda uyuyan. Ve işte bu Maya’dır. Biz bu Maya içinde doğduk, biz onun içinde yaşar, onun içinde düşünür, onun içinde hayal kurarız. Biz onun içinde filozoflarız, ruhsal insanlarız ve hatta biz bu Maya’nın içinde şeytanlarız ve biz bu Maya’nın içinde tanrılarız. Fikirlerinizi elinizden geldiğince yükseğe ve daha yükseğe çekin, isterseniz onlara sonsuz deyin veya onlara dilediğiniz ismi verin fakat tüm bu fikirler bile bu Maya’nın içindedir. Bunun aksi mümkün değildir. Tüm insani bilgi bu Maya’nın insana görünen haliyle genelleştirilmesinin sonucudur. Bu Nama-Rupa’nın, isim ve şeklin işidir. Şekli olan her şey, aklınızda bir fikir oluşturan her şey bu Maya içindedir çünkü zaman, mekan ve nedensellik kanununa tabi olan her şey bu Maya’nın içindedir.

 

Şimdi biraz daha geriye gidip o ilk Tanrı fikirlerine dönelim ve onlara ne olduğunu görelim. Hemen görüyoruz ki; bizi sonsuz seven, sonsuz fedakar, sonsuz yüce olan ve bu evreni yöneten bir Varlık fikri tatmin edici değildir. “Adaletli, merhametli Tanrı nerede?” diye sormuştu filozof. O Tanrı Kendi çocuklarının milyonlarcasının insan ve hayvan formlarında yok olup gittiklerini görmüyor mu, kim bu dünyada bir an bile başkalarını öldürmeden yaşayabilir? Siz binlerce hayatı yok etmeden bir nefes alabilir misiniz? Siz yaşıyorsunuz çünkü milyonlar ölüyor. Hayatınızın her anı, aldığınız her nefes binler için ölüm demektir, yaşadığınız her an milyonlara ölüm getirir. Yediğiniz her lokma milyonlar için ölümdür. Peki onların neden ölmesi gereksin? Buna cevap olarak onların çok düşük varlıklar olduğunu söyleyen eski bir düşünce akımı vardır. Öyle olsalar bile- ki bu da sorgulanabilir çünkü bir karıncanın insandan daha yüce olduğunu veya insanın karıncadan daha yüce olduğunu kim bilebilir, kim bunlardan herhangi birini kanıtlayabilir? Onların çok düşük varlıklar olduğunu kabul etsek bile neden ölmeleri gereksin? Eğer onlar düşük ise yaşamak için çok daha fazla nedenleri vardır. Neden olmasın? Çünkü onlar daha çok duyularda yaşarlar, onlar zevki ve acıyı sizin veya benim hissedebileceğimden binlerce kez daha güçlü hissederler. Hangimiz bir köpeğin iştahıyla yemek yeriz? Hiçbirimiz çünkü bizim enerjilerimiz duyularda değil, entelektte, ruhtadır. Fakat hayvanların tüm ruhu duyulardadır, onlar insanların hayal bile etmedikleri şeylerden son derece büyük zevk alırlar ve acı ise zevk ile orantılıdır. Eğer hayvanların hissettiği acı insanlarınkinden çok daha keskin ise bunu, hayvanların acı duyusunun da insanlarda daha fazla olmasa da en az onlar kadar keskin olduğu izleyecektir. O halde gerçek şu ki; insanın ölürken duyduğu acı ve ıstırap hayvanlarda bunun binlerce katı şeklindedir ve biz yine de onları çektikleri acıyı düşünmeden öldürürüz. İşte bu Maya’dır. Ve eğer biz bir insana benzeyen bir Şahsi Tanrı olduğunu ve O’nun her şeyi yarattığını kabul ediyorsak, kötülükten iyilik doğduğunu kanıtlamaya çalışan bunca açıklamalar ve teorilerin yetersiz olduğunu görürüz. Bırakın yirmi bin iyi şey gelsin fakat bunların neden kötülükten gelmesi gereksin? Bu prensibe göre ben başkalarının boğazını kesebilirim çünkü ben kendi beş duyumun tam doyumunu istiyorum. Bu bir neden olamaz. Neden iyiliğin kötülükten gelmesi gereksin? Bu sorunun cevaplanması gerekir fakat cevaplanamaz. Hindistan’ın felsefesi de bunu kabul etmek durumunda kalmıştır.

 

Vedanta en cesur dini sistemdi ve olmaya da devam ediyor. O hiçbir yerde durmadı çünkü onun bir avantajı vardı. Onda gerçeği söylemeye çalışan her insanı bastırmaya çalışan bir rahipler topluluğu yoktu. Orada her zaman mutlak dini özgürlük vardı. Hindistan’daki batıl inanç esareti sosyaldir, burada Batı’da ise toplum çok özgürdür. Hindistan’da sosyal konular çok katıdır fakat dini fikirler özgürdür. İngiltere’de bir insan istediği şekilde giyinebilir veya ne isterse yiyebilir, kimse buna karşı çıkmaz fakat eğer o insan bir kilise toplantısını kaçırırsa işler değişir. O öncelikle toplumun din hakkında söylediklerine uymak zorundadır ve o ancak sonra gerçek hakkında düşünebilir. Hindistan’da ise eğer bir insan kendi kastına ait olmayan bir insan ile birlikte yemek yerse toplum tüm korkunç güçleriyle onun üstüne gelir ve onu ezer. Eğer o atalarının çağlar öncesinde giyindiğinden biraz farklı giyinmek isterse de aynı şey olur. Hindistan’da ilk treni görmek için binlerce mil gittiği için toplum tarafından dışlanan bir adam olduğunu duymuştum. Fakat din konusuna gelince; orada ateistlerin, materyalistlerin, Buddistlerin, bazıları çok şaşırtıcı olan her çeşit fikrin ve spekülasyonun yan yana yaşamakta olduğunu görürüz. Bu durum, tüm mezheplerdeki vaizlerin ve hatta materyalistlerin bile rahatça her yere gitmesine, fikirlerini söyleyebilmesine ve yandaş toplayabilmesine imkan verir.

 

Budda oldukça olgun bir yaşta öldü. Amerika’lı büyük bir bilim adamı olan bir arkadaşımın onun hayatını okumaya çok meraklı olduğunu hatırlıyorum. O Budda’nın ölüm şeklinde hoşlanmıyordu çünkü o çarmıha gerilmemişti. Ne yanlış bir fikir! Bir insanın yüce olabilmesi için öldürülmesi gerekiyor! Böyle fikirler Hindistan’da asla hakim olmadı. Bu yüce Budda tüm Hindistan’ı dolaştı, onların tanrılarının ve hatta evrenin Tanrı’sını reddetti ve yine de oldukça ileri bir yaşa kadar yaşadı. O seksen yıl yaşadı ve ülkenin yarısının dininin değişmesini sağladı.